YAZININ VE RAKAMLARIN KEŞFİ | Teknoloji.Tc

YAZININ VE RAKAMLARIN KEŞFİ


Yazının tarihi • îlk kitap, ilk mektup – Nasıl öğrenmişlerdi? – Yazı yerine resim – Mağara kalıntıları – En ilkel anlaşma yolu – Mısır yazısının çözümü – Resim yerine işaret – Çivi yazısı – Tabletler -Harfli yazıya dönüşüm – Çin yazısı – Sayıların da hikayesi yardır.

Yazının tarihi resim yazılarla başlar. Bu resimlerin sadeleşerek birer “sembol” haline gelebilmesi için bir hayli zaman geçmiştir.

Bugünkü harflere bakarak, hangi şekilden türemiş olduklarını anlamak güçtür. Sözgelişi, “A”nın öküz başı olduğu kimin aklına gelir? Ama “A” harfini ters çevirirsek boynuzlu bir baş olur. Eski Saitlilerin alfabesinde bu boynuzlu baş, “A” harfini tanımlar; çünkü Öküz anlamına gelen “alef” sözünün ilkidir.

Bu yolla harflerimizden her birinin köklerine inilebilir, örneğin “O1-’nun göz, “L”nin açı “P”nin de uzun bir boynun üstünde duran baş olduğu kanıtlanabilir.

İnsan yazmayı yavaş ve bocalayarak öğreniyordu.

Artık yazıyı öğrenme zamanı gelmişti.

İnsanın bilgisi az olduğu zamanlarda bunlar bellekte kolayca saklanabiliyordu. Söylenceler, masallar ağızdan ağıza geçerdi. Her yaşlı kişi canlı bir kitaptı. İnsanlar masalları, söylenceyi, görenek ve töreleri belleyerek değerli bir “cevher” gibi çocuklarına verirlerdi; onlar da kendi çocuklarına iletirlerdi. Ama bu “cevher” arttıkça, bellekte saklanmadı güçleşiyordu.

Derken anıt belleğin yardımına koştu. Elde edilen biîgi ve deneyleri başkasına İletmek İçin yazı dili, sözlü dile yardım etmeye başladı. Bir önderin mezartaşmda,g elecek kuşakların bilmesi için yaptığı akın ve savaşları “tasvir” edilirdi.

Yandaş kabilelerin önderlerine haberci gönderirken ağaç kabuğuna ya da balçık bir levhacığa akılda saklanabilmesi için birkaç resim-yazi çizerlerdi.

Mezar taşı ilk kitap, bir parça ak-gürgen kabuğu da ilk mektuptu.

Bizden çok daha önceleri atalarımız bir ağaç kabuğu üzerine yazarak gönderdikleri mektupla ilk olarak *smesafe”yi, mezar taşma yazdıkları yazıyla da *’zaman”ı aşmışlardı.


Eski dönemlerin sefer ve savaşlarını canlı bir biçimde tasvir eden birçok anıt bugünlere de kalmıştır. Kılıçlı ve mızraklı askerlerin şekli taş üstüne oyulmuştur. Yenenler; törenle evlerine dönüyorlar, arkalarındaysa başlan önlerine eğik, elleri arkalarında bağlı esirler yürüyor… Yine burada ve söz yerine kullanılan resimler arasında köleliği tanımlayan kelepçelere rastlıyoruz.

Daha sonraları Mısır tapınakları-mnduvarlannda da böyle birçok tanık resimlere rastlanacaktır.

NASIL ÖĞRENMİŞLERDİ?

İnsanlar daha kâğıt üzerine yazı yazmayı bilmedikleri sıralarda eşya ile uzun mektuplar düzerlerdi. Eski çağlarda İskitler, bir gün komşuları olan İranlılara mektup yerine bir kuş, bir fare, bir kurbağa ve beş tane de ok göndermişlerdi. İskitler bu garip koleksiyonla komşularına şunu anlatmak istemişlerdi:

“Bir kuş gibi uçmayı, bir fare gibi toprak içinde gizlenmeyi, kurbağa gibi bataklıkta sıçramayı biliyor musunuz? Eğer bilmiyorsanız, bizimle savaşa kalkışmayınız! Topraklarımıza ayak bastığınız anda, oklarımız altında yok olursunuz.”

Şimdi kullanmakta olduğumuz harfler, bunlardan ne kadar süssüz, ne kadar yalındır.

Konuşan eşyalardan konuşan mektuba; yani, bizim anladığımız biçimde gerçek mektuba ulaşmak için daha uzun bir zaman geçmesi gerekti. O çağlardan bugünkü yazı dili dönemine geçmek hiç de kolay olmadı.

Zamanında olup bitenleri yazmak ya da haberleri ulaştırmak yollan pek çoktu. Ama bunların içinde yalnız bizim bugün yararlanmakta olduğumuz yol; yani, harflerle yazı yazmak yolu başarı sağladı.

Acaba insanlar harflerle yazı yazmasını nasıl öğrendiler?

Bu, kuşku yok, birdenbire olmadı. İnsanlar başlangıçta yazı yazacak yerde resim yapıyorlardı. “Geyik” yazmak gerektiğinde geyiğin resmini yapıyorlardı. “Avlanma”yı anlatmak için de avcıların ve avlanan yaban hayvanlarının resmi yapılıyordu. Bu, şu demekti; insanlar, çok eski çağlardan beri resim yapmasını biliyorlardı.

Günümüzün Paris ve Londra kentlerinin bulunduğu yerlerde uzun kıllı mamutların ve Ren geyiklerinin

sürü sürü dolaştığı, insanların da henüz mağaralarda yaşadığı dönemlerde bu mağaraların duvarları çeşitli kazıma resimlerle örtülüydü. Bu mağara insanları avcılıkla geçiniyordu. O nedenle de av hayvanı ve av resimleri yapıyorlardı. O dönem insanları yaptıkları resimlerin asıllarına benzemesine çok alıştıklarından bu resimler adeta canlı gibi görünür. İşte kendisini kovalayan avcıya başını çevirmiş bir bizon! İşte bir mamut ve işte avcılardan kaçan bir Ren geyiği sürüsü! Fransa ve İspanya’dakİ mağaralarda bu tür resimlere pek çok rastlanır.

Bu resimler bize ilk İnsanların inançlarını anlatmaktadır. Herhalde ilk mağara adamları da tıpkı şimdiki Kızılderililer gibi kendilerinin yırtıcı hayvanlardan geldiklerine inanıyorlardı. Sözgelişi bir kızılderilinin adı Bizon’du. Çünkü soyunun “bizon’-'dan geldiğine inanıyordu. Atalarının kurt olduğuna inananlar da “kurt” adını taşıyorlardı. Eğer Avrupa’nın mağara adamları da kendilerinin yırtıcı hayvanlardan geldiklerine inanı-yorduysalar; o zaman mağaraların duvarlarındaki resimler bunların atalarını ve kabilelerinin koruyucularını gösteriyor demekti.

Ama bu mağaraların duvarlarında bize başka şeyler anlatan resimler de var. Sözgelişi, mızrakla delinmiş bir bizon! Onun yanıbaşında okla vurulmuş bir geyik!.. Acaba bu resimleri mağaralara niçin yapıyorlardı? Hayvanı büyüleyip onu hedefe çekmek için olmasın? Nitekim bugün bile birçok kabilelerin büyücü samanları böyle davranırlar. Bir düşmanı yok etmek için alçıdan onun bir resmini çizerler, sonra bu resme büyü yapıp onu okla ya da mızrakla delerler.

Mağara insanlarının yaşadığı çağlardan bu yana binlerce yıl geçti. Bu İnsanlarJbize çok az benziyorlardı.

Bunların, zaman zaman toprak altından çıkarılan kafa tasları, insanların

kafatasından çok bir maymunun ka-fatasını andırmaktadır.

Eğer mağara insanlarının mağara duvarlarına yaptıkları resimler olmasaydı, yırtıcı hayvanlara benzeyen bu dar alınlı insanların neler düşündüğünü ve nelere inandıklarını asla bilemeyecektik.

No tag for this post.

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.