İLK İNSANLARIN EN İLKEL ANLASMASI RESİMDİR
Mağara duvarlarındaki bu resimler henüz olayların bir saptaması değildir; bir olayın resimlerle gerçek hikâyesi de değildir. Fakat, buna doğru atılmış bir adımdır.
İşte Birleşik Amerika’nın “Yukarı Göl” yakınında, bîr kaya üstüne resimlerle çizilmiş bir tarih…
Bunun okunması da güç sayılmaz.
İçlerinde 51 Kızılderili bulunan beş uzun kayık, götü karşıdan karşıya geçiş sahnesini canlandırmaktadır. Atın üstündeki adam herhalde bun-
ların başkanları olacak… Yolculuk Uç gün sürmüş olmalı ki, resimde, üç tane gök kubbenin altında üç güneş resmi görülmektedir. Kaplumbağa, kartal, yılan ve öteki hayvanlar kabilenin adıdır.
Bu hikâye belki de Kızılderililerin savaşa gidişlerini anlatıyor. Kimbilir, ayrıca bu resmin bir başka anlamı vardır: Belki de bu, üç kubbe ve üç güneşle gösterilen ölüm diyarına giderken ölen bir kabile bireylerini canlandırmaktadır.
İşte bu gördüğümüz resimden böyle İkili bir anlam çıkarıyoruz. Ne var ki, bazı mağaraların duvarlarında ve bazı kayaların üzerinde öyle birtakım resimlere rastlamış; bu resimlerden upuzun hikâyeler, koskocaman bir tarih ortaya çıkmıştır.
Birçok bilginler, eski Mısır Piramitlerinin ve tapmaklarının duvarlarını süsleyen gizemli resimlerin bilmecesini çözmek için yıllarca kafa yordular.
Resimlerden bazılarını anlamak zor değildi. Bunlar, türlü işlerle uğraşan insanları gösteren resimlerdi. Aralarında ellerinde kâğıt tomarları ve kulakları arkasında kamış kalemleriyle yazıcılar; gerdanlıklar, güzel kokular, pastalar ve balık satan satıcılar; camdan bardaklar yapmak için cam üfleyen işçiler; altın çubuklara bilezik ve yüzük biçimi veren kuyumcular ve Firavunun arabası önünde deri kaplı kalkanlarıyla düzgün sıralar halinde koşan savaşçılar göze çarpmaktaydı. Bu resimlere bakarak Mısır zanaatkârlarının çalıştığı yeri, pazarlardaki alışverişi ve Firavunun tören alayını gözümüzün önünde canlandırmak kolaydır.
Ama bundan birkaç bin yıl öncesi insanlarının yaşamını anlatan ve herkesçe kolaylıkla anlaşılabilen bu resimlerin çevresinde ne demek istedikleri hiç anlaşılmayan birçok resimler ve işaretler de vardır.
Mısır’ın o dönemdeki anıtları üzerinde tıpkı kîtaplardaki harfler gibi uzun satırlar halinde kazılmış yılanlar, baykuşlar, kertenkeleler, kazlar, kuşbaşh aslanlar, lötüs çiçekleri, eller ayaklar, kimi çömelmiş kimi ellerini yukarı kaldırmış adamlar; Mayıs böcekleri ve palmiye yaprakları görmek mümkündü. Bunların arasında sayılamayacak kadar çok sayıda dörtgen, üçgen, daire, kare gibi geometrik sekiler de göze çarpıyordu.
Bu anlaşılmayan işaretlerin, bu “hiyerogliflerin altlında Mısır halkının binlerce yıllık tarihi ve gelenekleriyle görenekleri gizlenmekteydi. Bilginler, bu hiyerogliflerin anlamını çözebilmek için çok uğraştılarsa da hiçbir sonuca varamadılar. Eski Mısırlıların torunları olan Kıptilerİn de bu işte hiçbir yaran olmuyordu. Çün-kö bunlar atalarının yazısını çoktan unutmuşlardı.
Sonunda hiyerogliflerin gizemi de çözüldü.
1799 yılında Fransız askerler General Napoleon Bonaparte komutasında siper kazarlarken büyük, yassı bir taşa rastladılar. Taşın üstünde Yunan ve Mısır dillerinde olmak üzere İki türlü yazı vardı.
Bu buluş, bilginleri çok sevindirmişti. Sonunda hiyerogliflerin anahtarı ellerindeydi. Bilmecenin çözülmesi için artık Mısır yazısıyla Yunan yazısını karşılaştırmaktan başka yapılacak bir iş kalmamıştı. Fakat düş kırıklığına uğradılar…
Çünkü resimlerle belirtilen bir yazı İle karşı karşıya olduklarını ve her kelimenin ayrı bir resimle gösterildiğini sanmışlardı. Oysa, her resmin karşılığı olarak Yunanca bir kelime koymaya kalktıklarında hiçbir sonuç elde edemediler.
Böylece aradan yirmi üç yıl geçti. Fransız bilgini Champollion’un çalışıp didinmeleri olmasaydı, belki bugün bile hiyeroglifleri anlamayacaktık. Bazı Mısır hiyeroliflerinin çerçeve içine alınmış olmaları, Champollion’un dikkatini çekti. Aynı yerde ve çerçeve içinde Yunan yazısı ile Firavun Ptolemees’nin adı yazılıydı.
Champollion, çerçeve içindeki Mısır yazısının (Ptolemes)nİn karşılığı olabileceğini düşündü. Eğer böyle ise, her işaret bir haf karşılığı demekti.
Harflerin karşılığı olan işaretler şunlardı:
PTOLMEES
Bu, salt bir varsayımdı. Belki de işaretlerin anlamı bambaşkaydı. Bunun doğru olup olmadığını da yoklamak gerekti.
33
Rastlantı, ChampoHİon’a yardım etti. Fil adasında da iki dilden yazısı olan bir dikilitaş buldular. Burada da, çerçeve içine alınmış sık sık tekrarlanan bir kelime vardı. Champollion, eskiden öğrendiği harfleri bu kelimeden hemen tanıdı.
Bildiği harfleri buntarınn yerine koyunca şu çıktı:
resmi yapıyorlardı.
Bir zamanlar Mısırlılar da, Kızılderililer gibi resimlerle yazı yazıyorlardı, ama bu çok eskidendi. Aradan binlerce yıl geçti. Resimler yavaş yavaş önce hiyeroglif, sonra da harf halini aldı. Böylelikle resimler, değişe değişe harf halini aîmış oldu.
Peki, bunlar niçin değişiyorlardı?
Yunanca yazıları gözden geçirince, Champollion büyük bir sevinçle: “KLEOPATRA” adını okudu.
Demek doğru çıkmıştı. Çerçeve içindeki işaretler kelimeleri değil, ayrı ayrı harfleri gösteriyordu. Şimdi Champolilion on bir harf bulmuş oluyordu.
Ama Champoilion bu Öğrendiği harflerle çerçeve içine alınmış kelimeleri okumaya kalktığında hiçbir sonuç elde edemedi. Fransız bilgininin bu başarısızlığının nedeni anlaşılınca ya kadar aradan uzun yıllar geçti. İşin aslı şu idi; Mısırlılar, yalnız adlan harflerle yazıyorlardı. Öbür kelimeleri türlü türlü işaretlerle gösteriyorlardı. Mısır yazısı gerçekten bizim bulmacalarımızı andırıyordu. Bazı işaretler başlıbaşına bir kelimeyi, bazıları ayrı ayrı heceleri ve bazıları da yalnız harfleri gösteriyordu.
Mısırlılar, başka türlü gösterilmesi, yazılması mümkün olmayan kelimeleri anlatmak için sık sık bu yola başvururlardı. Sözgelişi; Mısır yazısında “böcek” sözü hpr (Mısırlılar sesli harf kullanmazlardı) şeklinde yazılır. Ne var ki, Mısır dilinde “olmak” da hpr kelimesi ite yazılırdı. Bunun için “olmak” kelimesini yazmak gerektiğinde Mısırlılar böcek
Çünkü insanların yaşayışı da değişiyordu. Hiyeroglifler ortaya çıktığı sıralarda, Mısırlılar, çoktan avcılıktan çiftçiliğe ve hayvancılığa geçmiş bulunuyorlardı. Her yıl zanaatkârlık ve tüccarlıkta gelişiyorlardı. Hayvan yetiştiren bir adamın ineklerinin tıpatıp resmini yapmak nesine gerekti. HeF ineği bir İşaretle göstermek yetçrdi. Bir tüccarın da bütün mallarının resimlerini yapması olacak İş değildi. Zaten bunu yapmaya zamanı da yoktu. Her malı için ayrı bir işaret bulmak ona yeterdi. Bu da, malları belirtecek özel işareatlerin ortaya çıkmasına yol açtı.
Aynı Kategorideki Diğer Yazılar
Mumyalanarak 90 yıldır hiç değişmedi
Kanada'ya Düşen Meteor Taşının Parçaları Bulundu






Leave a Reply
You must be logged in to post a comment.