UYGARLIĞIN ORTAYA ÇIKTIGI COĞRAFYA

Tarih Çağlan sahnesinin perdesi açıldığında, karşımıza her biri birer uygarlık beşiği olan vadiler çıkar: Nü, Mezopotamya, İndüs ve Sarı Irmak gibi… buralarda yaşayan ük İnsan toplulukları, tarımın çocuklarıdır. Bu insan kalabalığım bir arada tutan, ırmak yataklarının verimli topraklarıydı. O dönemde, tarımcının yaşamı zor
bir yaşamdı; çünkü büyük akarsular sık sık taşmakta, vadileri sular altm-da bırakarak bütün bir yılın emeğini ve umutlarını silip süpürmekteydi. Ne var ki, bu taşmalar sonucu Nil ve İndüs, geniş bir alanda son derece verimli birikintiler bırakıyordu. Taşmaların zararlarına katlanmamak, suları havuzlarda toplayıp yararlı şekilde kullanmak gerekti. Felaketten başka bir şey getirmeyen Fırat, Dicle ve Sarı Irmak söz konusu olnca, bu önlemler zorunluluk halini alıyordu.
Bütün bu nedenlerle, adı geçen vadilerde barajlar ve havuzlar inşa etmek, böylece bu doğa afetini denetleyebilme olanağı sağlamak bir ölüm-kalım sorunuydu. Bireylerin tek tek sürdürecekleri savaşla çözümlenemeyeceği açık olan bu sorunun üstesinden ancak toplu çalışmayla gelinebilirdi. Bu eylemlerin, güçlü birinin emirleriyle yürütülmesi hidrolik araçların (1) onun planlan uyannca yapılması gerekiyordu. Aynı kişinin .bu araçların bakımını da sağlaması, bunun için de bazı ceza verici yetkilerinin olması kendiliğinden ortaya çıkıyordu.
Bu önemli görevleri yükümlenen-ler, bölgenin sözü geçer kişileri durumuna geldiler… Öyle ki, bu kişi gerçekten yetenekli güçlü ve az çok kur-nazsa; komşu yöneticiler üzerinde de otorite kurmasını bilir, böylece bir bölgenin bir başka bölge (bölgeler) üzerinde egemenliğini sağlayabilirdi. Bu gelişim, zamanla krallıkların ve ondan da büyük imparatorlukların kurulmasına yol açtı.
Mısır’da oymaklar birleşip bir krallık kurmuşlar ve M.Ö. 3.200′e doğru başlarına da Menes geçmişti. Mezopotamya’da aynı dönemde kalabalık toplulukların birleşmesiyle önce Ur, Lagaş, Nippur ve Babil gibi büyük kentler doğdu. Bunlar, sonraları
45
Babil ve Asur devletini meydana getirdiler. Çin’de, M.Ö. 1.900′Ierde destansal Büyük Yu, Büyük Ova’nın ku-raklaşmasmı önleyip korkunç Sarı Ir-mak’ı ele geçirerek bir devlet kurmuş ve Ülkesinde birliği sağlamıştı. Böylece, tarih çağlarının doğuşunda uygarlık, birkaç bölgede birden bazı belli başlı merkezler kurarak büyük bir atılıma girişmişti. Ancak, bunlardan yalnız ikisi başarıya ulaşacaktı: Çin, Hint ve tran kendi alanlarına sıkışıp yok olacak; buna karşılık Yunan akıllılığının sihirli değneğine dokunan Mısır ve Mezopotamya, dünyayı fethedecektir.
Bugün, Menes’den elli yüzyıl sonra bile Ebedî Mısır eski dönemlerdeki görünümünü korumaktadır. Firavunlar çağında olduğu gibi, bugün de Nil taşmakta ve mühendisler, yine Ke-ops ve Ramses’İnkiler gibi arkları denetleyip suyu gerekli zamanlarda akıtma kaygısıyla çalışmaktadırlar. Oysa, Mezopotamya, insanların bu topraklara varışından önceki durumuna dönüşmüş; iki ırmağın başıboş aklığı, taşlık ve ölgün bitkilerle dolu alanlar halini almıştır. Bu yoz toprakların, bir zamanlar geçmiş dünyanın buğday ambarlan olduğuna şimdi insanın inanası gelmiyor. Buna bakarak, Sümer-Ierin ve onları izleyenlerin zekâ, cesaret ve yetenekleri önünde saygıyla eğilmemek elde değildir. Bugünün bu ölü topraktan o zamanlar havuzlar, ulaşım için yapılmış yan kanallar, besleyici su arkları ve uçsuz bucaksız ekili tarlalarla doluydu. Arkeolog Kolde-wey’in 1900′de BabiPde ortaya çıkardığı Nabukotonozor Sarayı’mn asma bahçeleri bunun bir kanıtıdır. Tonuz-lu (1) salonların üstünde uzanan ta-raçalann bulunduğu bu sarayda yetiştirilen değerli bitkiler ve suyu makinelerle çekilen kuyular dikkati çekmektedir.
Mısır’da olduğu gibi burada da insanlar doğanın nimetlerinden bilek güçleriye yararlanmasını bildiklerinden; toprak, çabalarının karşılığını cömertçe vermekte, ülkenin her yanında hurma, soğan, sarmısak ve özellikle buğday ve tahıl topraktan fışkırmaktaydı. Tarım yalnız insan gücüyle yapılıyordu. Asya’nın güneybatısında bir çift öküzü boyunduruğa vurup maden uçla sabana koşma yöntemi bulunmuştu. İnsan gücünün yerini hayvan gücüne bırakmasıyla, verim, inanılmayacak derecede ve 30-40 kat artmıştı. Bu yeni yöntem, kısa zamanda Mısır’dan Çin’e geçti. TEKERLEK İCAT EDİLİYOR
Doğada hiç bir örneğine rastlanmadığı halde, bize son derece doğal gelen ve çağdaş tekniğin ekseni olacak kadar önemli bir icadı, tekerleği de Güneybatı Asya’ya borçluyuz.
Elimize, tekerleğin hangi tarihte icat edildiğini gösterecek tek bir belge geçmemiştir. Ancak, bu aracın günümüze en eski çağlardan geldiği de kesindir. Amerikalı arkeolog Speiser, Gawra’da M.Ö. 2.950 yıllarından kalma mezardan bir tekerlek çıkarmıştı, ne gibi bir gerekliliğin bu icada yol açtığı kesinlikle bilinmiyor. General Frugier’nin ilginç ve inandırıcı varsayımına göre; Yontma Taş Çağı’ndan başlayarak insan, avladığı hayvanı veya kaya parçaları gibi bazı şeyleri taşıma gereğini duymuştur. Bu soruna çözüm ararken kesilmiş bir ağacın yuvarlandığını ve böylece taşımayı kolaylaştırdığını farkeden insanlar, yüklerini iki ağaç kütüğünün üzerine koymayı akıl ettiler.
ingiliz tarihçisi Maccurdy’ye göre; tekerleğin atası, tomar denilen silindir biçiminde düşürülmüş kâğıt ya da deridir. Bu gelişmeyi kazılar da doğrulamaktadır. Yapılan kazılarda, Sümer ülkelerinde M.Ö. 3.000′den
46
kalma kızaklar ve arabalar çıkartılmıştır.
Tekerleğin İcadını hemen arabanın İzlediği kesindir. Bir çift tekerleği dingille birleştirmek ve buna demir-siz bir saban oturtmak işten bile değildir. Gerçekten de, M.Ö. 3.000 yıllarının Sümer bulgularında rastlanan arabalar böyledir. Sürücüsü, iki tekerleğin arasına konmuş bir eyere ata biner gibi otururdu. Bu örnek çabuk gelişerek dört tekerlekli bir araç oldu, fakat henüz ön tekerlek sabitti.
Bu araca ilkin hangi hayvan koşulmuştu? Fransız arkeologu Georges Cantenau’ya göre, yaban eşeği! O dönemde, bu bölgede at bilinmiyordu ve henüz sözünü etmediğimiz Türkler, o arada atı ehlileştirmişlerdir,
Ortaçağ’da önemli bir rol oynayacak olan Türk ulusu Orta Asya, Doğu Sibirya ve Mançurya’da yaşamaktaydı. Henüz Yontma Taş Çağ’nda yaşayan bu göçebe halkın yaşamı, Ba-bil ve Mısır uygarlığının tam karşıtıydı. Ama onfarın buz gibi ve dümdüz steplerde uz_anan ana ülkeleri, Yakın Doğu’nun güneşli ve serin vahasının da karşıtı değil miydi? Asyalı göçebe halkın yaşamı her çeşit yiyeceğe ahşan bu yorulmaz hayvanın, atın sırtında geçiyordu, onu gem’e alıştıran Türklerin güneybatı Asya’ya akınları sonucunda bu bölge de atı tanıdı. İlk uygarlıklar, insanlığın bu en soylu buluşunu, bu en paha biçilmez armağanını Türklerden aldılar.
Koşum kayışlanyla arabaya bağlanan atla birlikte ilk savaş aracı da doğmuş oldu. Geçmiş dünya, arabayı ve atları bu korkunç görünümüyle ilk kez tanıyordu. Sonra M.Ö. 2.000 yılında Mezopotamya’da görülen araba, giderek Sami ırkından Hiksosla-rın akınıyla Mısır’a girince; Firavun’-un ordusunda, 1917*de ilk müttefik tanklarının Alman askerleri üzerinde
yarattığı paniğe benzer bir korku yarattı. Mısırlılar, hayvan gücü olarak henüz Öküz ve eşekten yararlanıyorlardı. Ancak gördüklerinden çabuk ders almayı bildİler. İstilacıları ülkeden atar atmaz bu yeni savaş aracını kullanmaya başladılar. Mısır tarihinin en parlak dönemi olan Yeni İmpara-torluk’tan kalan belgeler, Firavun’u gelecek kuşaklara savaş arabasının üstünde ve bir eliyle dizginleri tutar, ötekiyle de düşmanı yere serer biçimde gösterebilmiştir.
Bunu izleyen on yüzyıl boyunca araba savaş alanlarında fetih aracı olarak hizmet etti. Asurlular, M.Ö. 1.000 yıllarında bir sürücünün kullandığı ve iki savaşçıyı çeken çift at koşulmuş arabalarıyla bütün dünyaya egemen oldular. Asur’un ünlü kralları Surgon ve Assurbanipal birçok kentleri güçlü savaş makineleri halini alan arabalarıyla kuşattılar. Bu arabaların tekerlekleri üzerinde oturtulmuş ağır koçbaşlanyla kent kapılarına saldırdılar; savaşçılar, kalkanlarının arkasına saklanarak kale duvarlarının üstüne yürüdüler. Ancak bu ağır “topçu gücü”nün yanı sıra, yeni bir salıhla birlik daha meydana getirmişlerdi: Atlılar! Bir halı parçasının üzerinde oturan bu eyersiz ve üzengisiz Asur atlıları İskender’in fetihlerine yol açın öncüler oldular. ÇÖMLEKÇİLİK BİR UYGARLIK AŞAMASIDIR

Tarih öncesi toplumlarının gücünü sağlayan sanayilerden biri olan Çömlekçiliğin gelişmesi de tekerlek sayesinde olmuştur.
Daha önce belirtildiği gibi, seramik, Cilalı Taş ÇağVnda biliniyordu. Bu insanların killi toprağa elle biçim vererek meydana getirdikleri çanak-çömlekler, bugün arkeologlara kazıların tarihlerini saptama olanağım vermektedir. Çömlekçi, hammadde-
47
sine elleriyle İstediği biçimi verdikten sonra bunu güneşte pişirirdi. Pişirme istemini ateşte yapmayı ve iklim koşullarının etkisinden kurtarmak İçin kapalı yerde pişirmeyi neden sonra düşünebildi. Böylece İlkel fınn doğmuş oluyordu. Iik sanayiin eserleri kısa sürede Yakın Doğu’yu sardı; bunlar, boyalı desenlerle süslü mezopo-tamya çanak-çömlekleri, çok güzel şekiller verilmiş ve üstleri mavi-yeşü sırla kaplı Mısır vazolarıdır, ortak yönleri, her ikisinin de çok gözenekli olmalarıdır; ancak bunun pek sakıncası olmasa gerekti, çünkü bu kaplar sıvı değil, tahıl ve tohum koymaya yarıyordu. Sümerler iki küpü birleştirip tabut olarak da kullanmaktaydılar.
Günün birinde “aklı evvel” bir zanaatçı, “imal” ettiği vazolara daha düzgün yuvarlak biçim verebilmek için dönen bir tepsi kullanmanın yerinde olacağını düşündü. Bu buluş, hangi tarihe rastlar? Tekerleğin icadından hemen sonraya diyebiliriz; çünkü, dönme’nin izlerine M.Ö. 4.000 yıllarından kalma vazolarda bile rastlanmaktadır. Bu dönen tepsinin başlangıçta zanaatçının elle çevirdiği tahta bir tekerlek olduğu kesinlikle kabul edilebilir. Aynı eksene monte edilmiş, ayakla çevrilen bir “düzenteker” (1) biçimindeki tezgâh daha sonra bulunmuştur. Öte yandan birkaç taşla yapılagelen derme çatma ocaklar da yavaş yavaş gelişmiş, ba-calı ve tuğladan yapılma fırınlar ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bugün Louvre Müzesi’nin ve Bri-tish Museum’un Eski Sanatlar Bö-lümleri’nin vitrinlerini dolduran sayısız çanak-çömlekler işte böyle doğdu. Buralarda şimdi mavi sırlı Mısır fayanslarını; Persler’den kalma Sus kentinde yapılmış renk renk panoları, îndüs’un pembe çanaklarım, Kuzeydoğu Çin yapısı siyah hamurdan
üç ayaklı vazoları ve inanılmaz zariflikte Girit vazolarını hayranlıkla seyrediyoruz. Aynı çağlarda San Irmak boylarındaki Çinliler de yenî bir hamur denemekteydiler. Bunu kaolinden (beyaz kil) elde ediyorlardı. Böylece, tertemiz bir İşçilik ve eşsiz bir zariflik sağlayan “porselen” icat edilmiş oldu.
Bu çeşitli sanayilerin kendi köşelerinde ve kendi hallerinde geliştiklerini düşünmek, kuşkusuz büyük bir hata olur. Mısır’ı, Ege adalarını, Mezopotamya’yı, Bülücistan’ı, İndüs Vadisi’ni ve hatta San Irmak’ı kapsayan geniş bir ticaretin var olduğunu düşünmemiz gerekir. Bu insanlar gerek eşek, sonra da deve kervanla-nyla ve gerekse akarsuların akışlarına uyarak, deniz kıyılanımı İzleyerek durmadan yolculuk ederlerdi. Yükleri de özellikle seramik eşyaydı. Buna tohum, parfüm, deri, kumaş, sanat eşyaları, mermer, fildişi ve hızla gelişmekte olan madenciliğin yarattığı yenni ihtiyaç maddeleri de eklenirdi.
M.Ö. 3.000 yılından başlayarak; Giritliler, Mezopotamyahlar ve Mısırlılar hızla bakırın yerini almakta olan tuncu bol oranlarda imal edebilmekteydiler. Yüzde 90 bakır ve yüzde 10 kalay karışımıyla elde edilen bu maden yepyeni bir sanayiin hammaddesi olmuştu. Dökümcüler, madeni kalıplamadan önce kalıba bir “çekirdek” koyarak delik meydana getirmeyi biliyorlardı.- Delik sayesinde mızrak, kılıç ve balta gibi araçlara tahta saplar geçirüiyordu. Bu silahlar, tahtanın madene perçin çivisİyle çakılmasıyla da imal edilmekteydi.
Bundan başka halk için tunçtan süs eşyası da yapılıyordu. Bu maden kuyumculukta da önemli bir yer tutmaktaydı. Tunçtan küpe, yüzük, kolye, bilezik, taç gibi eşyalar Mısır ve Mezopotamya’da Özellikle aranan ti-
48
cari mallardı. Luristan’daki kazılardan çıkarılan birçok kalıntılar bu çeşit süslerimi birçok kalıntılar bu çeşit süslerin zırhlara, silahlara, atların üzengilerine ve gemlerine kadar yayıldığını göstermektedir.
Bununla birlikte, önemli kişiler bu “değersiz” madene pek “itibar” etmekte ve pahallı süsleri yeğ tutmaktaydılar. M.Ö. 3.000 yıllarında altının bilindiği bir gerçektir, akarsularda saf olarak sağlanabilen bu maden; parlaklığı, rengi ve işleme kolaylığı gibi niteliklerinden ötürü hemen kuyumculuğun en çok aranan maddesi haline gelivermişti, çağımızdan beş bin ytl önce altın Sümerlerde bugün bizde olduğundan daha bol ve yaygındı. 1927′de Ur’da bir mezarı ortaya çıkaran Wooley’in gördükleri karşısında neden şaşkınlığa düştüğünü gözünüzde canlandırabilirsiniz: Hükümdar, mezarına bütün eviyle birlikte; yani, muhafızları, savaş arabası, seyisi, öküzü ve dokuz karısıyla gömülmüşü. Ayrıca ev eşyaları, altın ve bakır silahlar, gümüş ve altın sofra takımları, çeşitli mücevherler, altın kabzalı hançerler, iğneler, taçlar, küpeler, altından ve gümüşten yapılmış taşlı araba süsleri de mezara konmuştu.
Milattan otuz yüzyıl önce kilolarla altının kullanıldığı ve çeşit çeşit bir “İsrafa kuyumcuların sanat dehalarını dökmüş olmaları, insanlık tarihinin başlangıç çağının görkemi üzerine yeterli bilgi vermektedir. Gerçekten de bu, Tutmosis, II. Ramses, I. ve II. Sargon gibi büyük “inşaatçı’-'ların göz kamaştırıcı saltanatlarına yaraşır bir dönem olmuştu.
Roma ve Atina’nın henüz birer kulübe topluluğu halinde bulunduğu sırada bu “haşmetli” imparatorluklarda yüce uygarlıkların eserleri olan dev kentler yer yer yükselmekteydi:
Ege adalarında Knosos; Nil boyunda Teb; Fırat boyunda Babil, Dicle’de
Ninova; İndüs üzerindeki olağanüstü kent, Mohenjo-Daro… Dünyanınn karanlığını boylu boyunca yaran parlak ışıklı bir yıldız dizişiydi bunlar.
Girit, yoğun deniz trafiği yönünden bugünün Büyük Britanya’sı ve M.Ö. 1.500′lerin Knosos’u da günümüzün Paris’iydi. Nüfusu 80 bin olduğuna göre; Knosos, Babil gibi dev yapılar topluluğu olmaktan uzaktı kuşkusuz. Ayrıca, piramitler gibi dev yapılara ya da ziggurat’lar (1) gibi eserlere de sahip değildi. Tersine, güneşte pişirilmiş tuğlalarla yapılmış evleri oldukça yoksul görünüşlüydü. Buna karşılık her yanda olağanüstü bir sanat tutkusu göze çarpıyordu. O sanat düzeyi heykelciklerdeki, biblo, bronz eşya ve seramiklerdeki o seçkin beğeni toplumun tek gözdesi sayılan kadına karşı gösterilen o tapınış göz-önüne alınırsa, Knosos’u Fransa’nın başkentiyle kıyaslamamak elden gelmez. Kral sarayı yüzelli metre eninde kare bir yapıydı. Sarayın ortasında yer alan avlunun çevresinde üç kat halinde, sütunlara oturtulmuş; freskler, renkli seramiklerle süslü salonlar ve üzeri kapalı geçitler uzanıyordu. Şu ayrıntı, mimarların varabildikleri düzen anlayışını iyice ortaya koymaktadır; Suları doğrudan lağımlara akıtılan seramik tekneli banyolar!..
Uygarlık ağının öteki ucunda bu-lunnan Mohenjo-Daro, daha olağanüstü bir kentçilik anlayışını ortaya koymaktadır. Burası en eski yapıları M.Ö. 4.000′e uzanan, aşağı Indüs’te kurulmuş büyük bir kentti. Geniş caddeler boyunca uzanan tuğladan iki katlı ve düzenli evlerinde suları kanalizasyonlara akıtılan banyolar bile vardı.
Babil, iki uçtaki bu uygarlık merkezlerinin orasında bir yıldız gibi par-
49
hyordu. “Haşmet” ve “lüks”ün eşanlamda kullanıldığı bu kocaman kent üzerinde neler anlatılmaz? Bugün artık Herodot’un abartmalı anlatımına pek de güvenmememize karşılık, Hammurabi’nin başkentinin masallara yaraşır bir görünümü olduğu kesinlikle biliyoruz. Dış duvarları onsekiz kilometre uzunluğunda ve çift surlarla çevrilen Babil; Fırat’ın iki yakasına yayılmış, aralan da bir köprüyle birleştirilmişti. Kırk kilometre uzunluğundaki rıhtımı gemilerin yanaşmasına elverişliydi. Kentin caddeleri titiz bir düzen kaygısıyla çizilmişti. Yirmibeş metre kalınlığında surlarla çevrilmiş göz kamaştırıcı saray kentin tam göbeğindeydi. Dört yüz metre aşağısında, Büyük Ziggurat ve doksan bir metrekare tabana oturtulmuş ve yedi katlı, yüksekliği seksen dört metreyi bulan Babil Kulesi vardı.
Sayılardan hemen heyecana kapılmamalıyız; çünkü bunlar, “olağanüstü” diye niteleyebileceğimiz geçmişin mimarlık tekniğine giriş bile sayılmaz. Gerçekten de bunca İlkel araçlarla bu ölçüde görkemli eserler başka hiç bir çağda yapılabilmiş değildir. Ayrıca başka çağlar imparatorluklarının tutkuları, bunca Ölçüsüz büyüklükte mimarlık eserleriyle de “ifade” edilmemiştir. Bunlar, uyumlu eski Yunan sanatının izleyeceği ge-çicİ bir dönem olacakları için ne kadar anlamlı ve kırk yüzyıl dayandıklarına göre de, ne denli sağlam yapılardı ki; insanlar, hâlâ Mısır’ın piramitlerini ve Korsabad’ın kanatlı boğalarını hayranlıkla seyredebilmektedir.
Eskilerin “yedi Harika” diye gösterdikleri eserlerden dördü (hatta beşi) büyük heykellerdi. Çölün yakıcı göğü altındaki çiçek ormanları “ha-rika”sı Babil’in “Asma Bahçeleri”ni; bir Hellen (Yunan) eseri olan onüç
metre yükseklikteki, altın ve fildişiy-le İşlenmiş Phidias’ın “Jüpiter Heykeli “ni bir yana bıraksak bile; geride iki eser kalıyor: Rodos limanındaki M.Ö. III. yüzyıl yapısı, otuz iki metre yükseklikte tunçtan “üç dev heykel”; yine aynı çağdan kalma, taşları birbirine kurşunla yapıştırılmış, Arap Coğrafyacısı tdrisî’nin tanımıyla “120 ya da 180 metre uzunluğunda ve 60 kilometre uzaktan görülebilecek şekilde inşa edilmiş” olan “İskenderiye Feneri.” Ancak bunlara Mezopotamya ve Mısır’daki saray ve tapınakları; söz gelişi, Babil, Ninova, Korsabad, Teb ve Menfis’tekileri de eklemek doğru olacaktır.
Bir de Arkeolog Mademe Dieufa-loy ile Sus’a, Aşemenid krallığının cennetine gidersek yukarıdakilere daha başka sayılar ekleyebiliriz; 23 metre yüksekliğindeki taht salonu, Louv-re Müzesi’ninkine eşit bir yüz Ölçümü kaplamaktaydı. Sarayın bütünü, (yapılırken 24.6000.000 metreküp kazı toprağının taşınmasını gerektiren ve 123 hektar araziyi kaplayan) 20 metre yüksekliğindeki taraçalar üzerine oturtulmuştur.
Yakın Doğu’dan çıkıp Mısır’a gidelim… Kalıntılarla dolu vadileri aşıp Karnak’ın birlerce yıllık sütunları önünde duralım: Fethedilen ülkelerden yağan zenginliklerle dolup taşan II. Ramses’in başkenti Teb’de boş bir peteği andıran mezarlardan ve dağınık yapılardan başka bir şey kalmamıştır bugün.
Karnak’a gelince; Tann AmoıT-un anısına sunulan tapınak zamana kafa tutarcasına bize kadar gelmiş ve o günden bu yana üzerine çok söz edilmiştir… Yine de ünlü Mısır tarihi uzmanı Breasted’e kulak verelim: “Her birinin üstünde yüz kişinin birden sığabileceği kadar büyük başlıklar taşıyan sütunlar… Bunların gjjv-
50
delerinden meydana gelmiş ‘süıun ormanı’y la ilk karşılaşan; bir zamanlar, üstünde kırk ayak uzunluğunda ve yaklaşık 150 ton ağırlığında atkıtaşı-nm bulunduğu dev gibi kapıya bakan, bu heybetli eserin yaratıldığı çağa karşı, içinde ister istemez sonsuz bir hayranlığın uyandığını duyar.”
Sayıların kendine Özgü bir inandırıcılığı vardır; çoğu kez de değme şairce tanımlardan daha belirli anlatırlar birçok şeyleri… Karnak Tapı-nağı’nı bir mühendisin nesnel bakış açısıyla elimizde metre ve cetvelle inceleyelim. Sesostris’ten (M.Ö. XIX. yüzyıl) Taharka’ya (M.Ö. VII. yüzyıl) kadar sürekli olarak elden geçen ve “mükemmel”leştirİlen bu yapıya anıtsal bir kapıdan girilir. 350 metre uzunluğundaki tapınak, 113 metre genişlikte ve (45 metre yükseklikte duvarlarla çevrili bir dizi avlu ve salonları İçine almaktadır. Tavanı ortada sütunlarla tutturulmuş olan büyük salonun genişliği 103, uzunluğu da 52 metredir. Bu bir “sütun ormanı” dır sanki… Yanlardakilerden daha uzun olan orta sütunların yüksekliği 21 metreyi bulur.
Karnak Tapınağı, Orta ve Yeni İmparatorluğun *’harikası”ydı ama, yapıldığından bin yıl önce bu rekor kırılmıştı. Eski İmparatorluk’da (M.Ö. 2.850) Firavun Keops, ‘Büyük Pira-mİd’i inşa ettirmişti. Bu eser Ameri-ka’daki Grand Falls Barajı’na kadar insanlarımı meydana getirdikleri en büyük anıt oldu.
Piramitlerden çok söz edilmiş ve bu dev taş yığınlarının etkisine kapılan herkes, onları çevrelerine bıkıp usanmadan anlatmışlardır. Bu nedenle, biz onları bir tekniker gözüyle inceleyeceğiz. Keops*un ‘piramidi’ dörtgen biçiminde olup bir kenarının uzunluğu 233, yüksekliği 146 metredir. Zamanın aşındırıcı etkilerine kar-
şılık, bugün 2.352.000 metre küptük bir hacmi kapsar; bu da yaklaşık olarak iki tonluk 2,300.000 tane taş demektir. Bu taşlar birbirleriyle öyle kusursuzca bitiştirilmişlerdir ki, bir Arap gazetecinin dediğine bakılırsa, aralarına bir iğne ya da bir saç bile sokmaya olanak yoktur. Herodot’a inanmak gerekirse; 100 bin kişi, yılın üç ayında ve tam on yıl ter dökmüşler, yine de ancak hazırlık çalışmalarını; yani, yontulmuş taşlarla döşenmiş İ9 metre genişliğinde, 925 metre uzunluğundaki malzemenin taşınması için gerekli yolu ancak bitirebilmişler-dir. Piramid’e gelince; o da yirmi yıllık bir emeği gerektirirdi. Ancak, He-rodot’un da, başkalarının da değinmediği bir nokta var. Teknisyenleri asıl şaşırtan ve hayran bırakan da budur; 2.500 kiloyu bulan taş bloklar topraktan nasıl sökülebiimiş, yontulup taşınabilmiş ve 150 metre yüksekliğe nasıl kaldınlabilmiştir?
Peki, Mısırlılar ve Mezopotamya-lılar, el attıkları dev gibi İşlerin üstesinden ne yolla geldiler? Bu işte iki avanntajlan olduğunu söyleyebiliriz; Madenden yapılmış araçlar ve yalın “makineler”.. Çakmaktaşı yerine madenden yapılmış araçlar kullanmanın yararlan üzerine söz etmek gereksiz. Biz, kemik, kalem ve testere gibi araçları olan eskilerin, gerektiğinde kocaman kayaları kesmeye ve dörtgen bloklar haline sokmaya elverişli araçtan da vardı.
Aynı Kategorideki Diğer Yazılar
Mumyalanarak 90 yıldır hiç değişmedi
Kanada'ya Düşen Meteor Taşının Parçaları Bulundu







Leave a Reply
You must be logged in to post a comment.