iLK İNSANLARDAKİ BİLİM VE BİLGİNLER | Teknoloji.Tc

iLK İNSANLARDAKİ BİLİM VE BİLGİNLER

Bilimle birlikte, dalgın bilginler üstüne fıkralar da doğmuştur. Bunlardan birinde Tales’ten söz edilir. İnsanlar Tales’in yıldızlara niçin baktığım pek anlayamazlardı ama, bir kez dalgınlıkla kuyuya düştüğünü ve Trakyalı köle bir kadınının kendisine: “Sen göktekileri bilmek isterken, ayaklarının altındakini görmüyorsun!” diyerek çıkıştığını gülerek anlatırlardı.

Geçmiş çağda çatışmak; kölelerin, zanaatçıların ve köylülerin, ticaret de, tüccarların işiydi. Bilgin, dünyadan elini çekmiş bir adam olmalıydı. Bunun için Tales’i Demokrit’i, Arşi-med’i ve daha başka birçok bilima-damlarını hep dalgın ve dünyayla ilgilerini kesmiş olarak tanımlarlardı.

Oysa, Tales, çevresindeki doğayı incelediği için büyük bir bilgindi. Bastığı toprağı hiç de kötü görmüyordu ve yalnız karada değil, denizde de dolaşmayı bilirdi.

Tales hem tüccar, hem denizci ve hem de mühendisti. Gemiyle Mısır’a tuz almaya gider, köprüler kurar, kanallar açardı.

Bir gün gökyüzünü gözetlerken daha ilkbaharda o yıl zeytin ürününün bol olacağım haber vermişti. Elindeki bütün paralarla yağhaneleri kiralamıştı. Zeytin toplama zamanı geldiğinde ürün o kadar bol olmuştu

ki, yağhaneler az gelmişti. O zaman Tales yağhaneleri yüksek fiyatla kiraya vermeye başlamıştı. Bunu anlatanlar şunları eklerler: “Tales, böylece çok para toplayarak, isterlerse bilgelerin de zengin olmalarının zor olmadığını kanıtladı. Fakat bilgelerin gözü, zenginlikte değil “di.

Tales’in bulduğu yenilik neydi?

Onunla ilgili bütün anlatılanları şöyle bir özetleyelim:

Tales’in yılı mevsimlere ve 365 güne böldüğünü söylerler. Bunu Mısır’dayken de öğrenmiş olabilirdi.

Tales, “Araba” (Küçük Ayı) yıldız kümesine işaret etmişti. Ama ondan daha Önce Fenikeli denizcilerle gemiciler Araba yıldız kümesine göre yön tayin ederlerdi.

Güneş çapının, gök çemberinin 720*de birine eşit olduğunu hesaplamıştı. Bunu Babilli kâhinler de bildiklerine göre, oradan Milas’a geçmiş olabilirdi. Çünkü Milas, yukarıda gördüğümüz gibi yo! kavşakları nday-dı.

Tales, güneşin tutulacağım önceden hesaplamıştı. Ama bunu Babİlîi-ler de biliyordu.

Yunanlılar arasında geometriyi İlk öğrenmeye başlayan Tales olmuştur. Piramidin gölgesini ölçerek yüksekliğini hesaplama yöntemini de bulmuştu. Geometriyle Mısırlılar da uğraşırlardı. Tales bunu yalnızca ana yurduna getirmişti.

Dünyanın kara kısmının yuvarlak bir tahta sal gibi suda yüzdüğünü söylerdi. Tales’e göre; su, yeri sallayıp sarsarak altından derinliklerine sokulur, böylece de depremler olurdu. Fakat yerin su üzerinde durduğunu Babilli kâhinler de dünyanın Tiamat Ana’dan (su deryasından) doğduğunu söylememişler miydi? Mısırlı kâhinler de, ilk başlangıçta ihtiyar Nuh’-

62

un (su öğesinin) var olduğunu söylerdi.

Tales’in yeniliği neredeydi?

Tales; Mısır’da, Babil’de ve Fenike’de yüzyıllar boyunca biriken fikir ve bilgileri derleyip toplamış, yurduna getirmişti.

Bu, az bir iş değildi. Ayrıca Tales’in yaptığı yalnız bu da değildi.

Tales başkalarının buluşlarını yalnız toplamakta kalmadı. Dünyadaki olaylara yeni bir açıdan baktı. Asıl hizmeti de budur zaten.

Babüli kâhinlerin Sular Tanrısı dedikleri Tiamat’m egemenlik sürdüğü sular diyarında Tales; maddeyi, (suyu) Boşluk Tannsı dedikleri Ap-su’nun egemen olduğu alanda da yeri görmüştü.

Mısırlılar yerle göğü, tanrılar olarak çizerlerdi.

Tales, Mısırlı kâhinlerin öğrencisi olmuştu, fakat öğretilenleri kendisine göre anlamıştı. Onun için Güneş, artık tanrı değildi. Güneş’le Dünya’-nın aynı maddeden oluştuğunu söylerdi. Ay da Dünya maddesindendi. Ay, Güneş’in önünden geçerken Güneş tutulurdu.

“Kim” sözünü “ne” sözüyle değiştirmek ve soruyu: “Dünya kimden doğdu?” yerine, “Dünya neden doğdu?” şeklinde koymak önemsiz bir şey gibi görünür.

Bu düzeltme, bilimin gittikçe dinden uzaklaşarak kendi yolunda yürümesini sağlamıştı.

Tales, “Evren sudan çıktı, Dünya sudan doğdu, su her şeyin aslıdır” derdi. Bir denizci olan Tales, her şeyde suyu görür ve dünyanın kara kısmını bile dalgalarda sallanan bir gemi gibi düşünürdü.

Tales, suyu niçin her şeyin ana öğesi sayardı?

Doğada, her şeyin birleşiminde bulunan maddeyi aramış ve bunun

için ondan daha uygun bir şey bulamamıştı. Su, içine girdiği kabın şeklini aldığına göre, herhangi bir eşya-şeklini de alamaz mıydı? Su, akıcı ve hareketliydi. Dünyanın hareket halinde oluşu da bundan değil miydi? Su, her şeye can verirdi ve su olmayan yerde yaşam da yoktu.

Eşya sudan çıkmış ve yine suya dönmüştü. Dünyada hiçbir şey doğmaz ve yok olmazdı. Madde hep değişir; ne yoktan doğar, ne de varken kaybolurdu.

Bilimdeki bu ilk buluşta, son bilimsel gerçekleri şaşarak görüyoruz. Çünkü bugün de maddenin yoktan var olmadığı ve varken yok olmadığı en son bilimsel gerçeklerdendir. KUŞKULAR VE ARAYIŞLAR

Bilim; günden güne değil, saatten saate gelişiyordu. Çok geçmeden bilinen dünya kendisine dar gelmeye başladı ve onu sıkan o eski duvarları var gücüyle geri itmeye koyuldu.

“İnsanlar yüzyıllar boyunca gök kubbenin yeryüzünü bir sahan kapağı gibi örttüğünü sanmışlardı. Zamanla göğün sınırları, yeryüzünün sınırlarını aşmaya başladı. Gökyüzü, Oli-mpos’un karlı tepelerinden ayrılarak gittikçe yükseliyordu. Yer, havada Arşimet’in burptsu (“uçsuz vicla”)

asılı kalmıştı. Ayakların altında, aşağıda da gök kubbe vardı. Peki, karanlık yeraltı ülkesi neredeydi öyleyse?

GÖk duvarları gittikçe geri çekiliyordu ve bir gün geldi, duvar diye bir şey kalmadı. Sonsuzluktu çevre. Bu sonsuzlukta ve sayısız dünyalar arasında dünyamız özgürce yüzüyordu.”

25 yüzyıl önce yazılmış ilk bilim kitabında dünya işte böyle tanımlanır. Doğa üstüne bir kitabı, Tales’in dostu ve öğrencisi Anaksimandros yazmıştı.

Öğrenci, öğretmenini geçmişti. Tales, dünyanın yuvarlak bir sal gibi okyanus dalgalarında sallandığını sanırdı. Öğrencisi, dünyayı dayanaktan ayırarak sonsuzlukta asılı gördü.

Anaksimandros, dünyanın yuvarlak olduğunu daha bilmiyordu, dünya ona silindirel bir sütun parçası gibi gelmişti. Anaksimandros’a göre; bu sütun, gökkubbeyî taşımıyor ve bir temele dayanmıyordu.

Sonsuzluk!

Uçsuz bucaksız, sonsuz bir uzay düşlemek zordur. Biz hâlâ gök kubbeden, göktavanından başamızın üzerinde bir kapakmış gibi söz ederiz.

Oysa, 2500 yıl önce insanlar; yalnız böyle demekle kalmaz, dünyayı böyle düşünür, böyle görürlerdi.

Herkesin gördüğünü yadsımak, dünyanın uçsuz bucaksız olduğunu; ne zamanda ve ne uzayda sonu olmadığını söyleyebilmek için ne büyük yüreklilik gerektirirdi.

Evrenin ne başlangıcı, ne sonu vardı. Bugün biz de böyle düşünüyoruz. Anaksİmandros’un hemşehri ve çağdaşları geçmişe bakarken, tanrıların dünyayı yaratmış oldukları zamandan kendilerini ancak birkaç yüzyılın ayırdığını sanırlardı.

Gezgin Hekateos bile, tanrı atalardan kendisini onbeş kuşağın ayırdığını sanırdı. Daha önceleri d; ölümsüz

tanrılardan ölümlü çocukların doğduğunu masal çağlarıydı.

Anaksimandros da geçmişe bakıyor ve başkalarından daha uzağı görüyordu; yani, insanların tanrılardan üremedikleri ilk zamanları… Gelişme yolunu, tanrılardan insana doğru aşağıya değil, ilkellikten insana doğru yukarıya gittiğini sezmeye başlamıştı.

Anaksimandros şöyle demişti:

“Başlangıçta, İnsan balığa benzerdi, tik hayvanlar, suda doğmuş olup dikenli pullarla kaplıydılar. Karaya çıktıklarında pulları çatlamış, dış görünüşleri ve yaşayışları da değişmişti.”

Nem ve toprak nereden çıkmış, dünya nasıl meydana gelmişti?

Anaksİmandros’un gözleri hep uzaklardaydı. Karşısında zamanın duvarları gittikçe geriye ve geçmişe doğru çekiliyordu. Orada ne İnsan vardı, ne de dünya…

Ya ne vardı?

Her şeyin aslı olan “sonsuzluk”.

Sonsuzluk, uzayı dolduruyordu. Bu madde, ölü ve hareketsiz değil, hareketle doluydu. Ondan dünyalar doğuyordu. Bir tek varlık ikiye bölünüyordu: Soğuk sıcaktan, toprak nemden ayrılıyordu. Dünyayı ateşten bir kubbe sarıyordu. Bu kubbe, halka halka parçalanıyor ve yıldızlar meydana geliyordu.

Dünyalar böyle doğmuştu. Bazı dünyalar doğarken bazıları yok oluyordu.

Doğadaki bu sonsuz yaratma akışı hiçbir zaman durmuyordu ve duramazdı da. Çünkü doğanın yaratma aracı olan cevher bitmez tükenmezdi.

Anaksimandros, ustası Tales’in: “Su her şeyin başlangıcıdır” sözlerini anımsar. “Hayır”, der Anaksimandros, “su, her şeyin başlangıcı olamaz. Su, sonsuz değildir, okyanusun bile kıyılan var. Madde okyanu-

suysa kıyısızdır. Zaman okyanusunun da sınırlan yoktur.”

Anaksimandros çevresine bakıp sorardı: “Sonsuz bir şey var mıdır?” Yine kendi kendine karşılık verirdi: “İnsanlar doğup ölüyor, devletler kurulup yıkılıyor, dünyalar doğup yok oluyor. Başlangıcı ve sonu olmayan yalnız bir şey vardır: Hareket!”

Böylece bilim, uzayın da, zamanın da duvarlarını sonsuzluğa itmişti.

Anaksimandros’un öğrencisi Anaksimenes, daha yıldızlar! gezegenlerden ayırt edemiyordu… Anaksimenes, yıldız ve gezegenlerin aynı şey olmadığını sezmişti: Gezegenler, yere daha yakın olup boşlukta dolaşırdı, yıldızlar da daha uzaktaydılar. Bunun için de ısıtmazlardı.

Anaksimenes, gözlerini göğe çevirir; bulutların nasıi meydana geldiğine, güneş ışınlarının, koyu kara bulutları delip geçmediği zaman gökkuşağının nasıl patladığına bakardı. Uçan kuştan daha hızlı esen yelin uğultusunu dinler ve kendisinden her şeyin çıktığı cevher nedir? diye düşünürdü.

Bu, su olamazdı. Su ateşi söndü-rürdü. Suyun kıyıları vardj. her şeyin Özü olan cevherse, bütün dünyayı doldur malıydı.

Ama bu cevher neydi?

Sonsuzluk mu? O halde sonsuzluk neydi? Anaksimandros bile bunu ta-nımlayamamıştı.

Öğrenci, Öğretmeninden İleri gitmek istiyordu. Doğada, bütün dünyayı doldurabilen ve her şeyin başlangıcı olabilen bir cevher arıyordu.

Bu cevher, hava değil miydi?

Hava katılaştığında bulutlar meydana geliyordu. Daha da yoğunlaşın-ca yağmur yağmaya başlıyordu. Ba-zan yağmur damlalarının donduğu da görülüyordu. O zaman dolu yağıyordu. Bulutlar donduğunda kar yağıyordu.

hava daha kaülaşarak diye düşünüyordu Anaksimenes. Topraktan ağaçlar bitiyor, hayvanlar çıkıyordu.

Böylece Anaksimenes şu sonuca varmıştı: Her şey havadan meydana gelir ve yine havaya döner. Sudan buğu çıkar. Ağaç yanıp duman olur.

Havanın tanecikleri; bazen birbirlerine yakınlaşır, bazan da birbirinden uzaklaşırlar. Yeri de,, güneşi de, yıldızları da taneciklerin bu hareketleri meydana getirmiştir. Bu hareket, sonsuzdur. Bu nedenle de dünya durmadan hep değişir. Böylece bir bilginin, Anaksimenes aracılığında ilk kez maddenin derinliklerine inilmeye başladığını görüyoruz.

İnsanlar öteden beri kum taneciğini eşyaların “en ufağı” sanırken Anaksimenes, gözle görülmeyecek kadar küçük taneciklerin varolduğunu sezmişti.

Arşûnet’in buluşu: Bucurgat.

10 ve 35. enlemlerde – Görsel varlıklar vea gökbilimi – Ay gözleyen Babil – Mevsim saati – Zamanın bilinmesi Peşinde – Göklerin harı-. tasım çizen martılar – Bir çağın hekimleri – Edwin Smith Papirüsü – Cerrahlık – Tebenlemi Zodyak – Hastalıklar – Bir reçete.

İlk insanlar deniz yolculuğu ve tarımsal gereksinmeleri için gökyüzündeki olguları İncelemek zorundaydılar. Genellikle 10 ve 35. enlemlerde gökyüzünün açık olmasından da yararlanarak, göksel olayların, düzeni ve bu olayların dünya olaylarıyla bağlantısı çok geçmeden de sezilmiş olmalı. Bu göksel varlıkların hareketleriyle ekin zamanı ya da sellerin yaklaştığı anlaşılır anlaşılmaz; İnsanlar, kendi geleceklerini ve durumlarını etkileyen krallıklar döneminde bu takvimi düEeltmek için uğraşmış, sonra da vazgeçilmiştir. Bunun nedeninin bilgisizlik mi, yoksa dinsel karşıtlık mı olduğu pek bilinmiyor. Ama gerçek yıl, ne olduğu belirsiz resmi yılla birlikte benimsenmişti.

M.Ö. 2000 yıllarında yazılmış bir yazıda şöyle deniyordu: “Yılın Başlangıcındaki Şölen, Yeni Yılın, Büyük Yılın ve Küçük Yılın Şöleni…” İlk sözü edilen yıl, takvimdeki belirsiz resmî yıldır. Yeni yıl, gökbilimle Akyıl-dızın doğusuyla saptanır. Büyük yıl da belki 1461 yıllık Sotik devre “dir; Küçük Yıl, olsa olsa bizim artıkyıl ilkesi gibi, takvimin düzeltilmesi için kullanılan çeyrek yıldır. Bu can sıkıcı ve çelişkili takvim hesabının çözümü devlet görevlilerine ve sonunda da Güneş rahiplerine bırakılmıştı.

Başka olayların da bu göksel varlıkların gözlenimiyle anlaşılabileceği-

ne inanmaya başladılar. Kentlere yerleşimden sonra, gökbilim hâlâ, hem haklı olarak tarım işlerinin ve bunlarla ilgili şenliklerin düzenlenmesi, hem de gökbilim falıyla uğraşmak için geçerliydi. Bu çalışmalar artık devlet örgütünce desteklenmekte, yeni zanaatın ürünü olan araçlarla donatılmakta ve sonuçlar yazılmaktaydı.

Mısır’da gökbilim, tarım işlemlerine ışık tutmak için yine gerekliydi. Mısırlıların M.Ö. 2900 yıllarında eski ay takvimiyle güneş takvimini bağdaştırma amacıyla yeni bir takvim düzenledikleri de gerçektir. Ama bu takvim yanılgı doluydu. Tarım işlerini düzenlemekte kullanılamazdı.

Babil’de gökyüzünün düzenli gözetimi zorunluydu. Çünkü Babil’liler resmî amaçlarla bir güneş takvimini düzenlememişlerdi ve hep 354 günlük ay yılını gözetirlerdi. Ayların başlangıcı bile gözlenerek saptanırdı. Kral, Hammurabi’nin yazışmalarında (M.Ö. 1800 dolaylarında), ödevi yeni ayı gözlemek olan görevlilerin raporlarını okuruz. Yeni ay, ancak bu görevliler ayın çıktığını krala bildirdikleri vakit başlardı. Böylesine bir görev yüklenince, kralın gökbilimcileri kuşkusuz iyi birer gözlemci olarak eğitilmişler ve gerçekten de bu konuda şaşırtıcı becerilerle birer uzman olmuşlardı.

Ay takvimi; olduğu gibi kabulle-

66

nilirse, elbet toplumun dinsel yaşamalarında tam bir kargaşalık yaratabilirdi, çünkü din, tarım şenlikleriyle bağlantılıydı. Belirli zamanlarda bir ay eklenerek düzeltilirdi; fakat bunun belirli bir yöntemi de yoktu. Resmî yıla ne zaman bir ay ekleneceğinin kararı krala bırakılmıştı. Kral da herhalde gökbilimcilerin önerilerine göre karar verirdi. Gökbilimciler, güneş yılının karşılığını anlaşılan biliyorlardı ya, yine de Mısır’da olduğu gibi bu da yıldızların gözlenmesiyle saptanırdı.

Böylece, gerek Mısır’da ve gerekse Babil’de göksel varlıkların hareketleri belirli bir yöntemle hem günsel yaşam için, hem de batıl inançlar açısından gözlenirdi. Bu gözlemleri, bilime dönüştürmek için zaman bölümlerini düzenli duruma getirmek ve bunları ölçecek aygıtları yapmak zorundaydı. Oysa, bu önlemler ve ölçüler, kentsel uygarlıkta günlük yaşam konusunda da gerekliydi.

İşliklerde ve çiftliklerde çalışmak için günün ve gecenin eşit parçalara bölünmesi daha yararlı olacaktı. Mısırlılar bu tür bölmeyi kabul etmişlerdi. Gün ışığını ve karanlığın her birini on iki eşit saate (mevsim saati) bölmüşlerdi. Bu bölümler de mevsimlere göre değişiyordu. Babülilere gelince; onlar da gündüz ve geceyi, yâni dünyanın dönüşünün tam sürecini on İki çift saate (bini) bölmüşlerdi. Her iki yöntemde de, on iki sayısı, anlaşılan yılın on iki ayından esinlenilerek saptanmıştı.

Gündüz saatlerini ölçmede durağan nesnelerin gölgelerinin hareketini kullanırlardı. Elimize geçebilen Mısır güneş saatlerinde (Yeni Krallık ve daha sonraki dönemler) küp biçimi bir parçanın gölgesinin kalınlığı kullanılır. Daha önceki örneklerde, güneşin konumu umursanmamıştır. Ba-

bil’de gnomon; yani, dik bir çubuğun gölgesi kullanılırdı. Ne var ki elimizde bugün hiçbir örnek yoktur.

No tag for this post.

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.