BİLİMDEKİ İLK İCATLAR | Teknoloji.Tc

BİLİMDEKİ İLK İCATLAR

Ölçme çarpma – Yunanlılar ve geometri – Pito-garas ve Filalaus – Bilimin esinledriği ilk tetnik: Mimarlıktır – tik iplikçimlik – Kentlerdea – Evelid – Apollanivs, Hipporkos ve arşi-met Fitiğin dalı olarak Mekanik – Vida, dişli çark ve matkap – Taşıtlar ve ulayım – Cam – Kubbeler – Yine Maden.

Bilimin ilk yaratıcaları, Küçük As-ya’daki Yunan sömürgelerinin halkı arasında çıkmıştı. Bu Öncüler, ticaret yoluyla Mısır ye Yakın Dpğu’dan gelen ve bilginin ancak gözlem ve deney-

le elde edilebileceğini savunan yöntemleri geleneksel formülleri ve binlerce yıllık gizemli ana fikirleri ve özlü kavranılan seçip ortaya çıkarmayı bildiler. Yarattıkları temelde gerçeğe

varma ülküsü ve eski Yunan’a Özgü güzellik kavramı yeniden ortaya çıktı. Gerçekten de milletli bir yol ölçüm-cüsü, Mısırlı bir uğraşdışının akılcı yöntemlerle, birkaç ölçü ve çarpma işlemiyle üçgen bir tarlayı ölçüşünü görünce “kanıtlanması mümkün” bir “Pitagoras kuramı”nı ortaya koyabilmiş; bir Babilli maliyeciden birçok hesap kuralları öğrenince de bir cebir denkleminin çözüm yöntemini bulma ve bazı genel soyu kavramların varlığım ortaya çıkarma yolunda önemli adımlar atmıştı..

Yunanlıları geometrenin, bunun sonucu olarak da sanatın yaratıcıları yapan, bu mutlak düşünce kaygısı ve ülküsüydü. Bugün bizler için cebirin, geometrinin ve sanatın birbirine bu kadar yakın özlerden gelişleri kabul edilmesi güç bir şeydir. Büyük matematikçilerin çoğunlukla bunu böyle kabul etmelerine karşılık, sanatçılar genellikle reddederler; hattâ böyle bîr şeyi akıllarından bile geçirmezler.

“En mükemmel ifade” demek olan matematik bilminin kurucuları, elbette gerçek ve güzellik ülküleriyle dopdolu Ege denizi insanları olacaklardı. Bunların; Tales, Pitagoras ve Filolaus gibi bilginlerin “yıldızların hareket kuramı”na başvurmadan yalnızca doğuluların kuralsız gözlemlerine dayanarak “gölge yolu”nu geometrik olarak saptamalarına ve dolayısıyla “güneş saatı”nı meydana getirmelerine olanak var mıydı?

Yunanlı mimarların salt içgüdülerinin “ilhanT’ıyla Akropol’ü dolduran anıtlar yaptıkları düşünülemez. Tam tersine; onlar, bilgili geometri-ciler oldukları kadar sanatçıydılar da… Uyumlu oranlar verebilecek sütun kalınlıklarım bulma, yapıyı daha ulu göstermek için yatay çizgilere dışbükey biçimi verme ve eserin bütününü göze uyumlu gösterme yolundaki

çalışmalarında en büyük etken, elbette, soyut düşünce ve hesaplardı.

Böylece “bilimin esinlediği ilk teknik” olan mimarlık, Yunanistan’da öteki ülkelerden önce doruğuna vardı. Yunanlıların en eski eserlerinden biri olan Olimpus’taki tuğla duvarlı ve tahta kirişli Hera Tapınağı’-m birkaç yüzyıl arayla güçlü bir mermer anıt {Parthenon) izledi. Homeros dönemi mimarlarının yolunu ve yönetimini, Pitagoras geometresine dayanan kuralların İzlediği gibi… Yunan anıtlarında, Mezopotamya’dakilere özgü hantallık da, Mısır mezarları ve heykellerinde görülen göze batıcı, sert kümelenme de görülmez. Yoksa, Ke-ops ?îramidi’nin yanında Parthenon neuir ki?

Bunlardan özellikle “Tonoz noktası”; baştabanlarda kapıların dayanıklılığını sağlayan noktaydı. Gereksiz süsler büsbütün reddediliyordu. Ağırbaşlı Dor sanatının kuralı buydu. M.ö. 447′de Mimar tktinos ve Hey-keltraş Fidias, Parthenon’un yapısında oluklu ağır sütun gövdeleri ve çıplak sütun başlıkları kullanmışlardı. Sonraları daha ince bezeme kıvrımları benimsenince, îon üslubuna varıldı. Bu türün en ilginç örneği M.Ö. 421′de yapılan Erekteion’dur. Süslü ye gösterişli Korint türüne daha sonra ulaşılacaktır.

Bilim, kıraç toprakları verimli hale getiren ve tekniğin yardımıyla da
zengin ürünlerin fışkırmasına yol açan bir kaynaktır. Bilimin kuralları olmasaydı, tekniğin ürünleri rastlan-tısallıklarda kalırdı. Oysa, bilimin gösterdiği yolda yürüyen bir mühendis, varmak istediği amaca doğruluk ve güvenlik içine ilerleyebilir; engelleri ve çıkmazları yok edebilir. Böylece de amacına uygun düşecek yöntemleri başarıyla seçer, işte Perikles döneminde mimarlık konusunda da bu oldu.

Ne var ki, o zamanlarda bilimin ışığı, bilgi ufkunun yalnız bir kesimini aydınlatıyordu henüz. Gerçekten de bilim, yalnızca matematik, daha doğrusu geometri demekti. Bu nedenle de, mimarlık, güneş kadranı ve ■gökbilimi araçlarının yapımı, yo! ölçümü gibi geometriyle ilgili bütün teknikler oldukça İlerlemişti. Başka alanların teknikleri hâlâ geçmiş çağlardaki durumlarını sürdürüp duruyordu.

Perikles döneminde bu teknikler zanaatçılarca uygulanmaktaydı. Bu arada, “fabrika”larda çalışan işçiler de vardı. Tabii bu fabrika terimini o zamana göre düşünmek gerekir. Bunların en büyüğü M.ö. 404 yılında 120 işçi çalıştıran bir kalkan fabrikasıydı ve çağdaşları büyük hayranlık ve saygıyla sözünü ederlerdi. îki fabrikanın. adı da yine aynı saygıyla anılmaktaydı. Biri, Demosten’in babasının silah fabrikası; öteki de bir karyola fabrikası… îlkinde 32, ikincisinde 20 işçi çalışıyordu.

Sanayi girişimlerinin başında “iplikçilik” gelmekteydi. En geçerli kumaşların bile evde dokunmasına devam edildiği halde, bu alanda büyük bir ilerleme görülmüştü. Çift ve tek teller zincirini uzaklaştırma ve atkı telini böylece bir defa da bütün tellerden geçirme sistemi bulunmuştu. Kumaşların boyanması çok uzun süreden beri biliniyordu. Homeros, Si-

don’da elde edilen renklerin çeşitliliği karşısında hayranlık duymuştu. Bunların en beğenileni ve en pahalıya satılanı, Girit kıyılarındaki bir deniz hayvanından elde edilen “lâl” ‘rengiydi. Sanayide dokumacılıktan sonra “seramik” gelmekteydi. Alımı son derece yüksek plan seramiğin kullanıldığı yerler çok çeşitliydi: Yağ kabı, şarap kabı, testi, küp, kupa gibi araçlardan başka dinsel işlerde kullanılan kap kaçak vb. Çömlekçilik, M.Ö. VIII. yüzyıldan beri bu sanayim merkezi durumunda olan Küçük Asya’dan “Milet, Klasomenes, Navkra-tis) Korint’e ve Perikles sırasında da Atina’ya geçti. Küle imal edilmiş, üzerlerinde siyah ve kırmızı şekilcik-Ier çizili eşsiz çömlek eşyalar bugün müzelerimizi doldurmaktadır.

Bunun da, hemen ardından “maden sanayii” izliyordu. Bu alanda uzun süre Homeros çağındaki yöntemler uygulanmıştı: İşçiler, maden levhaları tahta şekillerin üzerine koyup döver ve ayrıntıları kalemle işlerlerdi. Eritilmiş madenin kalıplara akıtıldığı da olurdu. Bu yöntemle yalnız küçük parçalar elde edilebileceğine göre; büyük parçalar, küçüklerin çivilerle birbirine perçinlenmesiyle meydana getirilirdi. Kaynak, M.Ö. IV. yüzyılın sonunda Chios’hı Glaukas tarafından bulunmuştur. Demiri yağ ya da” suya batırarak çelik eîde edilmesi de o dönemde olmuştur. KENTLERLE İNSANIN ETKİLENİŞİ

Atina’nın gerilemesi İskenderiye’nin parlamasına yol açtı. Sürekli savaşlarla zenginliğini yitiren ve güçsüz-leşen Perikles’İn başkenti, uluslararası ticaretin kendisine yüz çevirmesine ve iskenderiye’nin olağanüstü bir gelişme göstermesine tanık oldu. Büyük kentçi Dinokrates’in M.Ö. 300′e doğru yaptırdığı bu yepyeni kent; havuz-

73

lara, rıhtımlara, hekimlere, işliklere sahip olup, Mimar Sostrates’in eseri (M.Ö. III. yüzyıl) dev fenerle aydınlandıktan ve Ptoleme gibi becerikli bir “hanedan” eliyle yönetildikten sonra nasıl bir yüceliğe erişmezdi? Hükümdarların cömertliği sayesinde (Müze denilen) büyük bir üniversiteye ve zengin bir kitaplığa sahip olduğu ve tekniği geniş parasal olanaklarla desteklediği için dünyanın en büyük bilginleri bu kente akm etmeye başladılar.

Bu bilginler, Tales’en bu yana ülkelerinde egemen olan bilimsel düşünüşü benimsemiş Egelilerdi. Uygarlığa getirdikleri paha biçilmez katkılar bilinmektedir: Geometride Etıkltd ve Apollonius; gökbiliminde Hipparkos; yer ölçümünde Erotostenes ve Arşi-ı&et… Bununla birlikte İskenderiye’nin Mısır’da bulunması şöyle bir olaya yol açacaktır: Eski Mısır kültürü, Yunan bilimini etkileyecek ve sonunda yepyeni bîr bilim ortaya çıkacaktı. Yunan bilimi kuramlar ve akıldan yana kurallar demekti; Mısır bilimİyse binlerce yıllık deneylerin öğrettiklerine ve teknik hünerlere dayanıyordu.

İskenderiye’deki bu karşılıklı etkilenme alanına, Yunanlılar, geometri, gökbilim ve kartografi bilimlerini sunarlarken; Mısırlılar da binlerce yıllık mimarlık ve Nil tasmalarını düzenleme deneylerini, doğru Ölçme ilkelerini ve “mekanik dövme” aracına kadar tutarsız ama yararlı bir yığın bulgular getiriyorlardı. îşte, tutarsız bulgularla kuramsal düşünüşün genel bir mantık birleşimi içinde kaynaşması, tekniğe “mucize” sayılabilecek bir atılım sağlayacaktı.

Görüldüğü gibi o çağa kadar bilim, tekniği yalnızca mimarlıkta ve ayarlı araçlar yapımında destekleye-bilmişti. Bu iki alanın dışında; teknik, bilim merakından ve eğlenceden öteye gitmiyordu. Böyle olduğunu Mısır mezarlarında bulduğumuz mekanik oyuncaklar da göstermekteir. M.Ö. IV. yüzyıldan kalma, Tarantolu Ar-şitas’m yaptığı “uçan kuş” oyuncaktan başka bir şey değildi. Ne var ki, M.Ö. 284′de Arşİmet’in doğumuyla her şey değişecektir. ARŞİMET VE BAŞKALARI Bugün Siraküsa’mn yakınlarında “Arşİmet’in mezarı” diye bir anıt gösterirler. Gerçekte, mezarı kaybo-lalı iki bin yılı aşıyor. Bunu son gören Çiçero olmuş ve üstündeki bir silindir içine çizilmiş küre seklindeki geometrik İşaretten tanımıştı. Pek önemli de değil bu. Büyük geometri bilgininin ölümsüzlüğü, gerçekleştirdiği “keşifler sayesinde sürüp gitmektedir.
Arşimet (Archimedes), Sİraküsa’-da doğup ölmüş olmakla birlikte İskenderiye’de, müze ve kütüphanedeki çalışmalarıyla yetişti. Bilim dalında, ancak yirmi yüzyıl sonra geçerli olacak “entegra! hesap” en olağanüstü buluşudur. Bu buluş, Eüclid ve Pi-tagor’unkine eklendiğinde, doğa ve yasaları üzerinde egemenlik kurabilmemizi sağlayan başlıca etkenlerden biri olmaktadır.

Ara çevremizdeki “nesne”ler yalnızca biçim ve boyuttan oluşmuş değillerdir. Bunlar, bazı güçlerin etkisiyle hareket edebilecekleri gibü bazan bu güçler tarafından dengelendikleri için hareketsiz de kalırlar. Bunu gözlemleyen Arşimet, bu güçleri de göz önünde tutan yeni bir geometri meydana getirdi.

Arşimet, paralel güçlerin etkisinde kalan bir nesnenin dengede durabilmesi İçin hangi koşulların gerçekleşmesi gerektiğini bir matematikçi ti-tizcüiğiyle araştırmaya başladı. Sonunda “kaldıraç kuramı”na ulaştı. Bu mekanizma, aslında binlerce yıldan beri kullanılagelmekteydi. Ama bunun hareket alanını incelemek kimsenin aklından geçmemişti. Arşimet, bu mekanizmayı iki gücün abandığı düz bir madde şekline indirgedi. Bu yoldaki incelemeleri onu kaldıraç kolunun sağladığı güç kavramına, sonra da paraîel güçlerin toplamına götürdü. Artık bu noktadan ağırhk merkezine geçmeye bir adım katıyordu. Arşimet, bu adımı maddeleri geometrik şekillerine İndirgemekle aştı.

Fizik bilminin bir dalı olan “mekanik” yeryüzündeki cisimlerin hareketlerini, dengelerini, bu durumlarına bağlı olduğu koşulları ve yasaları inceler. Fiziğin ilk çağlardan beri insanın karşısına çıkışı mekanikle olmuştur. Yalnız Arşİmet’e kadar insanlar bunları bîr araya getirip birbirleriyle olan bağlantılarım bulamıyorlar ve yasalarını saptayamıyorlardı. Ar$imet’in M.ö. III. yüzyıldan “ras^

yonel mekaniği” yaratması, yüce bir tarih olayıdır. Bundan böyle bilimin alanı cisimleri hareket ettiren ya da denge durumuna getiren güçlerin genel yasalarını ortaya koyacak bir kapsama ulaşmıştır. Artık yalın makinelerle yetînilmeyecek, bunları en son etkinlikle çalışacak biçimde yapmak mümkün olacaktı.

Mekanik bilimin üç ana bölümü; Kinetik (hareketin çeşitli türlerinin incelenmesi), dinamik (hareketi belirleyen yasaların incelenmesi) ve statik’-tİr. Statik, hiç değişmeden duran; yani, denge halindeki cisimleri ve bunların denge koşullarını inceler. Arşi-met’le temel kuramları ortaya konmuş olan statik bilimini kısa süre sonra sıvıların dengesini ve basınçlarım inceleyen hidrostatik izledi.

Statik konusu kuramsal olduğu halde makineler aracılığıyla somut uygulamalara geçilebilirdi. O çağın bilginlerine göre, teori (kuram) ile pratik (uygulama) arasında büyük bir uçurum vardı. Platon döneminde olsaydı, statik konusunun uygulama yönünü kimse önemsemeyecekti. Ama M.Ö. III. yüzyılda, hem Mısır’ın teknik etkileri ve hem de çağının “güncel” sorunları nedeniyle “uygulama” aranılan birşeydi. Böylece Mısır’da yapıların inşasında hidrostatik ve Romalılara karşı sürdürülen savaşlarda kullanılacak silâh ve araçların yapımında statik uygulandı. Görüldüğü gibi, Arşimet, yalnız rasyonel mekaniği yaratmakla kalmamış; bunun uygulamalı mekaniğe dönüşmesini de sağlamıştır. Bu nedenle de mühendisliğin babası sayılır.

O çağda kullanılan bütün ilkel makineler gerçekten de statiğin ürünü oldu. Torontolu Arşitaş, bu makineleri beşe indirger: Kaldıraç, kıskı, makara, uçsuz vida ve çıkrık. Makara, beş yüz yıldan beri biliniyor;

75

hattâ çıkrığa bağlanarak tiyatrolarda görüntüleri sahneye çıkarmak için kullanılıyordu. Palangayı bulan ve geliştiren de Arşimet’tir. Aynı eksene bağlanmış birçok makaradan meydana gelen bu makine, insan gücünü büyük ölçüde çoğaltıyordu.

Dişli bir çarkla hareket edep vidadan oluşan ve matkap da denilen uçsuz vidayı bulan, Mısırlılarca bataklıkları kurutmak için kullanılan ve Ar-şimet burgusu diye tanınan hidrolik vidayı geliştiren de yine Arşimet oldu. İçinde geniş bir spiral bulunan bir borudan meydana gelen bu aracı yalnız suyu yükseğe çıkarmak için değil, aynı zamanda güçlü bir basınç yaratmak için de kullanmayı Öğretti. Bu, daha sonra takoz’un icadına yol açtı.

Bu icatları küçümsemeye eğilimli vatandaşlarına çok kızan Arşimet, onlara iyi bir ders vermek amacıyla kaldıraç, palanga, çıkrıktan yararlanarak bir kalyonu tayfaları ve yüküyle birlikte çekip denize İndirmeyi başardı. Ayrıca, M.Ö. 212*de Romalılar, Siraküsa’yı kuşattıklarında Arşimet icatlarının yararını kanıtlama fırsatını buldu. Ünlü tarihçilerin anlattıklarına göre; Sİraküsalılar, Arşi-met’in icatlarının uygulamaları olan birçok savaş makineleriyle üç yıl boyunca Romalılara karşı koydular. Büyük bilgin bu savaşın sonunda ölmüştü. Matematik keşiflerin, statik ve hidrostatiğin, birçok makinelerin, ayrıca bazı kaldırma ve çekme makineleriyle hidrolik vidanın yaratıcısı; bir de pervaneli gemi inşa ettirmişti.

No tag for this post.

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.