İNSANLARIN DOĞAYA EGEMEN OLMASI
İnsanlar yerin de, göğün de, canlı yaratıkların da, varlıkların da tan* rılarca yaratıldıklarım düşünmeye alışmışlardı. Ampedokles ise, onlara, her şeyin zorunluk gereği meydana geldiğini; yani, tanrıların iradesiyle değil, öğelerin birleşmesiyle kendiliğinden oluştuğunu söylerdi.
Ampedokles şöyle diyordu “Dünyada, hastalıklarla yaşlanmaktan koruyan şifalı ilaçlar vardır. Tümünü öğreneceksin, hepsini göstereceğim sana. Sen, yorulmadan esip tarlaları darmadağın eden rüzgârın şiddetini keseceksin. Dilediğin zaman yeniden rüzgâr estireceksin. Yağmur yağdırıp tarlaları sulayacaksın. Hades’ten, Ölülerin ruhunu geri çevireceksin.”
Ampedokles insanın gelecekte doğaya egemen olacağını bir kâhin ve şair gözüyle görüyor ve bu zaferi kazanılmış ya da pek yakın bir zamanda kazanılacak sayıyordu,
Ampedokles’in kitaplarında yeni bilim, eski büyüyle iç İçeydi.
“Doğa Üstüne” adlı eserinde de büyüden söz ediyordu.
Gerçek bir bilimadamı olarak, duyularımızın ve bunların yardımcısı olan aklın kavradığı dünyayı asıl gerçek dünya sayardı.
Ampedokles, bilimle büyü arasın-
da bir seçme yapmamışsa da, onu bir bilimadamı olarak anımsıyoruz. Çünkü Anpedokles’in her şeyin kendilerinden meydana gelip, yine onlara döndüğü öğeler öğretisini yaratmasıy-la, insanlık, gerçeğe bir adım daha
yaklaşmıştı. Ne var ki, onun düşünceleri bizimkinden çok uzaktı ve bugünkü kimyasal elemanlar, hiç de Ampedokles’in sözünü ettiği o elemanlar değildir.
(1) Ufalanmış taş ve kumla yapılan yol.
(1) Hidrolik araç: Su ya da başka bir sıvının basıncıyla işleyen makine, cendere vb.
(1) Şekli alttan içbükey olmak üzere tuğla ve harçla örülmüş tavana “tonoz” denir.
(1) Makinelerde devinim hızını düzgün tutmaya yarayan büyük çaplı çark.
(1) Madenleri ve arıtılmalarını inceleyen bilim.
(1) Dünyanın biçim ve boyutlarını konu alan bilim dalı.
(1) Lejyon: Romalılarda altı bin kişilik askeri bölük. Lejyoner: Lejyon eri.
(1) Sümerterin ve Mezopotamya’da yaşayan ulusların tapmaklarına verilen ad.
(1) Bir ülkenin iskele ya da limanlan arasında işleyen gemiler; bu gemileri işletme işi.
Deniz, aşılmaz duvar-Odak, KenL Îskendehye-Yollarla dünya birbirine bağlanıyor-Çinli Mo-Çzı-Ilk kesiflerde-BUim ocağı-Platon (Eflatun)-Ünlü muzeum, Armilla-Yaşamın ana ögesini-Su-Aklın yüceliği-Makara, bucurgat, çıkrık, tekerlek dişlisi. Manivela-Değirmen tasları-Mekanikçiler sahnede-Aristoteles-Polanga, mancınık ve… ,
Bir zamanlar Mısır, orada yaşayan halka dar ve küçük bir ev gibi gelmişti. Deniz aşılmaz bir duvar, her yabana da şeytanın oğlu (yani düşman) sayılırdı.
Bu deniz, geniş bir kapı gibi dünyaya açılmıştı. Bu kapı da dünyanın merkezi olan bir kent doğurmuştur.
İskenderiye daha uzaktaydı. Çev-
rede salt deniz vardı. Denizcilerin keskin gözleri uzaktaki feneri görmeye başlamıştı. Fener yaklaştıkça yükseliyordu. Biraz daha yaklaşınca onun kendisinden daha yüksek bir kulenin üzerinde bulunduğu iyice görülüyordu da.
Rüzgâr geminin yelkenlerini şişi-riyor; kurşun gibi ağır yüzlerce kürek,
91
ıskarmozların içinde sulan köpürterek hafif hafif kayıyordu. Denizcile-re,gemi kuleye doğru değil de, kule gemiye doğru yürüyor gibi görünmekteydi. Kulenin tepesindeki deniz tanrısı Poseydon da yabancı konukları selamlıyor gibi elindeki üç dişli zıpkını sallıyordu sanki.
İskenderiye’ye dünyanın dört bucağından sayısız gemi yanaşmaktaydı.
Uman sığışılmaz geliyordu artık. Üç kat kürekli, hafif savaş gemileriyle yanyana hantal ve binlerce ton tahıl taşıyan gemiler de demir atmışlardı. Fakat bu büyük gemiler bile çok katlı hükümdar gemilerine kıyasla pek küçük görünürlerdi.
Otuz sıra kürekli, dört dümenli, direk gibi uzun kürekli bu süslü yüzen sarayları deniz ötesi ülkelerden konuklar şaşkınlıkla seyrediyorlardı.
Bazı gemiler limana giriyor, bazıları da çıkıyordu.
Çıkan gemilerin daha ağır oldukları hemen belliydi. Bunların tekneleri suyu dah~a derin batmış olup daha ağır dönüyorlardı. Kuşkusuz, yükleri ağırdı.
Burada hangi dil konuşuluyordu? Hangi dil konuşulmuyordu ki? Burada Yunanlılara da rastlanabilirdi; Yahudilere de, Fenikeliye de, Romalıya da, iranlıya da… Sözgelişi, şu altın ve fildişi ülkesinden gelme siyah bir Nu-biyalı, bu da, misk kokuları ülkesi Arabistan’dan gelmiş bir şeyhdi.
iskenderiye’nin kendi dili de vardı. Bu dilde, çeşitli dillerin; yani, Yu-nancanm, Mısır dilinin ve İbranicenin kelimeleri kalabalıktaki insan gibi birbirine karışmıştı.
Kişi, burada dünyanın nasıl genişlemiş olduğunu gözleriyle görürdü.
Deniz yollan İskenderiye’yi, Me-otiya Gölü’nün Azak denizi kıyısındaki Pantikapeya ile, Bizans’la, Ati-
na’yla, Siraküsa ve Kartaca’yla ve geleceğin Marsilya’sı olacak Marsilya ile bağlanmıştı.
Doğu’dan buraya kokular, baharat, fildişi, devekuşu tüyü, Hind çeliği ve filler getiriliyordu. Nil, Batı’-yla Doğu’yu birbirine bağlamıştı. Gemilerin işleyebildiği geniş bir kanal, Kızıl Deniz’i Nil’e bağlıyor ve Nil’den de gemiler İskenderiye’ye ve Akdeniz’e çıkıyorlardı.
İskenderiye’den üzerinde Mısır kralları Ptolomeusların başlan bulunan altın paralar, Yunan vazoları, renkli cam kaplar ve süs eşyaları Çin’e gidiyor; oradan da deniz ve kara yoluyla ipekli kumaşlar geliyordu.
İnsanlar Çin’de de çalışıyorlardı: Doğayla savaşıyor, sulama kanalları açılıyor, toprağı işliyor; kentler, köprüler kuruyor ve taş yollar döşüyor-du.
İskender büyük devletini kurduktan yüz yıl sonra Çin’de Sin Prensliği’nin hükümdarı, bütün öbür prensleri kendisine bağımlı kılarak Sin Şi Htıun (ilk İmparator Sin) adını almıştı.
Bunun için Çin’e'ionralan “Sin’în ülkesi”, ya da “Sinlerin Ülkesi” dendi.
İmparatorun başkenti Siyanyan’ı, yediyüz bin köylü ve köle kurmuştu. Irmağın kıyılarında ladin, defne ve mercan ağaçlarından saraylar yapmışlardı. Irmağın üzerinde kapalı bir köprü kurmuşlardı. Sarayları kapalı galerilerle birleştirmişlerdi. En şiddetli yağmurda imparator ve çevresi saraydan saraya geçebiliyor, sırmalı elbiselerine bir damla bile yağmur düşmüyordu.
İmparatorun yaşadığı bu başkenti kurmak için çok güç harcanmıştı. Ama mezarını yapmak daha zor olmuştu. Kutsal Lisan dağı, imparatorun mezarı haline getirildi. Ovadan
92
akan ırmak kurutularak yatağı da yeraltından mezara giden uzun bir yola çevrildi.
Ustalar saraya benzeyen bu anıt-kabri, evren’i örnek tutarak yapıp bitirmişlerdi.
Tabanına önce bronz döşeyip üstüne dağlar ve ovalar yığdılar. Tavanı gök kubbesi biçiminde yaptılar. Irmakların yataklarına döktükleri cıvayı, ustaca yapılmış düzenlemelerle ırmak gibi akıttılar. Pırıl pırıl parlayan cıva ırmaklarının kıyılarına türlü oyuncak yapı dikildi.
Böyle bir saray yapmak büyük bilgi isterdi.
Çin, bitginleriyle övündüğü kadar ustalarıyla da Övünürdü.
Başgökbilimcİ, başmühendis ve başyazman imparatorluğun en çok sayılan insanlarıydı.
Başgökbilimcinin asıl görevi, güneş ve ay tutulmalarını hesaplayıp bildirmekti. Hata ederse idam edilirdi. Çünkü böyle bir hata yüzünden imparatorun ve bütün İmparatorluğun göğün gazabına uğrayabileceği sanılırdı.
Çok eski zamanlardan beri, her güneş ya da ay tutulması büyük bir olay olarak bambu levhacıklardan yapılmış bir tarih kitabına yazılırdı.
Yunanistan’da Anaksagoros, De-mokrit, Sokrat (Sokrates) gibi bilgeler yaşarken Çin’in de kendi bilgeleri vardı.
Büyük bilge Mo-Çzı, insanların nasıl düşündüklerini ve doğru düşünüşlerin yanlış düşünüşlerden neyle ayırt edildiği üstüne bir bilim eseri yazmıştı. Mo-Çzı, maddeyi ve anagü-cü (enerji) tanımlayarak bunun hareket halinde madde olduğunu yazmıştı.
Mo-Çzı, aynı zamanda büyük bir mühendisti. Kareleri mancınıklardan ve başka kuşatma makinelerinin sa-
vunma yöntemlerini bulan da yine Mo-Çzfdir.
Çin’de başka büyük bilgeler de vardı.
Lao-Çzi, dünyada her şeyin harekette olduğunu ve değiştiğini öğretirdi. Her şey, tek şeyden çıkar ve tek şeye dönerdi.
Öte yandan, uzak batıyla İlgili haberler de Çin’e ulaşmıştı.
Yunanlıların dünyanın doğu kıyısı saydıkları yer, Çinliler için onun batı kıyısı olmuştu.
Dağlarla çöllerin ayırdığı İki dünya, ilk kez olarak karşılaşmış ve birbirini tanımışlardı.
Dünya, batıya doğru da genişlemişti bu arada.
Eskiden insanlar okyanusu’dün-’yanın kıyısı ve en ucu sayarlardı. Gün geldi, burayı da aştılar. Herakles sütunlarını geride bırakarak kuzeye yöneldiler.
Marsilyah denizci Pifey, Britanya’yı keşfetmişti. Geçmiş dünyanın bu Kristof Colomb’u yurduna döndüğünde; Britanya’dan ötede, altı günde gidilebilen Tule adında bir ada bulunduğunu anlatmıştı.
Artık dünyanın ucu, Herakles sütunları değil, Tule Adası sayılmaya başlayacaktı,
İskenderiye İlişkilerinde demirciler, Kıbrıs bakırıyla Britanya kalayını eritip karıştırıyorlardı. İskenderiye pazarlarında kadınlar Elba kıyılarından getirtilen ve “ırmak tanrıçalarının göz yaşları” denilen kehribarlardan satın alıyorlardı,
iskenderiye Limam’ndân bir sıra yol işliklerin ve dükkânların yanından geçerek kente giderdi.
Bu kent, eski kentlere benzemiyordu. Gelişigüzel değil, bir plana göre kurulmuştu. Her biri ellişer adtm genişlikteki iki ana cadde, dik bir açı halinde kesişirdi. Öbür sokaklar da o
93
kadar genişti ve arabalarla attılar, birbirine engel olmadan rahat rahat gidip gelirdi.
Bu sokaklara, çömlekçiler ya da camcılar sokağı değil; yeni adlar, yani harflerin adları verilmişti; Alfa, Beta, Gama sokağı gibi.-. – Kentin hemen hemen üçte birinde saraylar ve tapınaklar vardı. Tapınakların duvarları, eskiden olduğu gibi hiyerogliflerle süslüydü. En büyük tapınak olan Separeion, artık eski tanrıların değil, çeşitli halklardan insanların yaşadığı İskenderiye’nin koruyucusu, tanrı Separis’in tapınağıydı.
İskenderiyeliler, hükümdar Ptolo-meus’un bir düş gördüğünü anlatırlar: Hükümdara düşünde boylu boslu, çok güzel bir delikanlı görünür ve: “emret de, Pontus kıyılarına; yaşadığım ülkeye, beni almak için bir gemi göndersinler” der.
Ertesi sabah Ptolomeus, kâhinlere düşünü anlatır, ama kimse o ülke üstüne bir şey bilmemektedir.
Ptolomeus gördüğü düşü unutur, ama delikanlı yine görünür ve isteğini tekrarlar. Ptolomeus, düşü yorması için Delf kâhinine elçi gönderir. Delf kâhini, delikanlının Sinoplu güzel bir tanrı olduğunu anlatır. Sinop’a hemen bir gemi gönderilir. Sinop hükümdarı, tanrının heykelini yabancılara vermek istemez, fakat kocaman heykel, tapmaktan çıkıp gemiye biner ve^görülmedik bir hızla üç günde İskenderiye’ye varılır.
Böylece, çeşitli halklardan insanların yaşadığı İskenderiye’nin tanrısı bile uzak bir ülkeden gelen bir konuk olur.
Hükümdarı Ptolomeus kendine firavun derdi. Bir Yunanlı adı olan adına, Mısır dilinde “R”nın gözdesi, Ammon’un sevgilisi” anlamına gelen “Sotep-ni-Ra-Miammon” adını
eklemişti. Yunanlılar Osiris’e kurban getirirler; Mısırlılar da kendi tanrılarından Ptay’a Hefostos ve Tot adlı tanrılarına da Hermes derlerdi.
Bir zamanlar yalnız denizle değil, düşmanlık duvarlanyia da ayrılmış olan toplumların adlan, inançları, dil ve törenleri bu yeni kentte birbirine karışmıştı.
İskenderiye dünyanın merkezi durumundaydı artık.
Yaban hayvanları ve yabancı topraklar üstüne denizcilerin anlattıklarını hikâyelerden bilgi edindiğimiz günler daha pek o kadar geride değildi tabii…
O günlerde herkes, hükümdar sarayındaki hayvanlar bahçesine gidip tropikal Afrika’dan getirtilmiş gerçek fillerle zürafalan ve kocaman yılanları gözleriyle görebiliyordu.
Burada bir de bitkiler bahçesi vardı ve belki dünyanın ilk bitkiler bah-çesiydi bu. İskenderiye’deki Pan korusunda yetişen ağaçlan orman tanrısı Pan, yurdu Yunanistan’da bile görmemişti,
Aynı Kategorideki Diğer Yazılar
Mumyalanarak 90 yıldır hiç değişmedi
Kanada'ya Düşen Meteor Taşının Parçaları Bulundu






Leave a Reply
You must be logged in to post a comment.