İSKENDERİYE’NİN BİLİM AÇISINDAN ÖNEMİ
iskenderiye kitaplığının raflarında yüzbinîerce papirüs tomarı korunmuştu. Yalnız “Bütün Bilgi Alanlarında Ünlü Eserlerin Katalogu” denen bir katalog, yüz yirmi ciltti. Kitaplığın başında ünlü bilgin Eratosten bulunuyordu.

Platon’un (Eflatun) Akademi’de çok öğrencisi vardı. Aristoteles lisede daha çok Öğrenci toplamıştı. Ne akademi, ne de lise; İskenderiye mu-zeunTuyla (bugünkü anlamda üniversitesiyle) kıyaslanamazdı.
İskenderiye’de daha görkemli bir bilim ocağı kurulmuştu.
Burada, hükümdarın çağrısıyla birçok kentlerden İskenderiye’ye gelmiş nice bilimadamları yaşardı.
Mısır hükümdarları, güçlü birer devlet adamlarıydılar. Bilginin “kuvvet” olduğunu bilirlerdi. Matematikle mekaniğin, kale ve savaş araçlarıyla gemi yapımında; gökbilimin denizcilikte, hekimliğin insanları tedavide gerekli olduğunu kabul etmişlerdi.
Önceleri, felsefeyle doğa bilimi bir bütündü. İlk Yunan bilgeleri, aynı zamanda doğayı inceleyen birer araştırıcıydılar.
Bilgeler, hâlâ felsefeyi “bilimlerin üstünde bir bilim” sayarlardı.
Gökbilimi, mekanik ve öbür doğa bilimleri gelişirken, felsefe, İskenderiye’de gittikçe geriliyordu.
Muzeum; kurucularının tasarısına göre, dev ölçülerinde büyütülmüş bir Platon Akademisi’ycü. Fakat ne Pla-ton’un akademisine, ne de Aristoteles’in lisesine benzerdi.
Lisede büimadamlan okur, gözlemlerde bulunur, teoriyi pratiğe in-diremezlerdi.
Muzeum’da insanlar yalnız kafayla değil, elle de çalışırlardı. Ölçer, tartar, bir şeyler kaynatır, karıştırır ve eritirlerdi.
Burada yalnız kitap tomarları değil, çeşitli aygıtlar da vardı. Gökbilimciler; göğe salt bakmazlar, bu aygıtlarla astronomik ölçümlerde bulunurlardı.
Yuvarlak mermer bir sütun üzerinde iki bronz halkadan “armilia” denen bir aygıt dururdu.
ötede “kvadrant” denen bir mermer duvar vardı ve bundan dairenin dörtte biri kesilip çıkarılmıştı. Başka bir yerdeki “armilia küresi”nde dört bronz halka, dönerek yıldızların hareketini taklit ederdi. Bir de “yıldız yakalayıcısı” denen “usturlap” vardı. Gökteki yıldızlar bununla “yakalanır” ve yerleri saptanırdı.
Anatomi salonunda Herofil adlı
hekim insan cesaretini teşrih ederdi. Böylece, düşünce organının eskiden sanıldığı gibi kalp olmayıp, beyin olduğunu ve damarların havayla değil de kanla dolu bulunduklarını açıklamıştı.
- Daha Ampedokles zamanında Krotonlu hekim Alkmeon, hayvanın hareketlerini beynin yönelttiğini sezmişti. Fakat Alkmeon, yalnız hayvanları teşrih ederdi. Herofil, eski yasakları çiğneyerek insan vücudunun da otopsisini yapmıştı. Mısır’da bu cesareti göstermek, Yunanistan’a kıyasla daha kolaydı. Çünkü Mısırlılar öteden beri Ölüleri mumyalamakla uğraşırlardı.
Laboratuvar, eğri birtakım boruların birleştiği garip bakır kazan ve kürelerle donatılmıştı.
İskenderiye muzeumu deneyime dayanan bir bilim kalesiydi. Bilgeler üç yüz yıl boyunca doğa üstüne kafa yormamış olsalardı, bilim olmazdı.
Bin yıllar boyunca çömlekçiler, camcılar, demirciler ve bakırcılar; işliklerinde ve tezgâhlarında çalışmamış olsalardı, yine bilim olmazdı.
YAŞAMIN ÖĞESİ: SU
El, binlerce yıl boyunca kafaya Öğretmenlik etmişti. Eller, gittikçe daha ustalaşmış ve kafa gittikçe daha akıllanmıştı. Ustalık, aklı geliştirmişti. Kafa akıllandıkça da, ellerin yaptığı işe daha çok karışmaya başlamıştı.
Eller büyük bir taş bloku kaldıramazdı. Oysa, tapınak ve bir piramit yapmak için blokları kaldırmak gerekti.
İşte kafa ellere, blokun altına bir manivela sokmayı emretmişti.
Manivela, bloku yerinden ancak oynatabilirdi. Peki, ya yukarı nasıl kaldırmalıydı?
Kafa, işe yine karışarak eğik düzeyi bulmuştu. Yuvarlamak, sürüklemekten daha kolay olduğu için taş blokun altına yuvarlak ağaç kütükleri sokulmasını “tavsiye” etmişti.
Ağır yükleri kaldırmak için eğik düzey yapmak çok emek isteyen işti.
Kafa, soruna daha kolay bir çözüm yolu buldu. Makara yapmayı düşündü. Ekseni etrafında dönen ve çevresi bir ipin oturabileceği şekilde oyuk olan makaraya ip geçirilince, yükler daha kolay kaldırılabilirdi. Kendi kendine hareket eden İkinci bir makaraya da ağırlık asıldığında; iki el, önceleri dört elin güç kaldırabildiği yükü kaldırabüiyordu.
Bu da az gelişmiş ve elle yük arasına üç dört, hatta beş makara yerleştirilmişti.
Makaraların sayısı arttıkça insanın gücü de artıyordu. Artık bir devin kaldırabileceği yükü bile kolayca kaldırabiliyordu.
Kafa, ellere yardım ediyordu. Ama eller, kafayı rahat bırakmıyor ve yeni yeni işler istiyorlardı kendisinden.
Tarlaları sulamak için ırmaktan suyu elle çıkarmak zordu. Kafa ırma-kan suyu, uzun bir kaldıraçla çıkaran çıkrık’ı yapmayı düşündü.
Suya gittikçe daha çok gerek duyuluyordu.
Derken bucurgat belirdi. Bu, manivelayla döndürülen ve döndürüldükçe de su dolu kovanın bulunduğu urganı kendi üzerine saran bir dolaptı.
Bucurgath kuyu, çıkrıklı- kuyu! Bunlar görkemli birer buluktu. Hepsi de binlerce yıl yaşayarak, ellere yardım edecekti.
Suya gereksinim daha da artıyordu. İşler gittikçe yığılıyordu. Zorunluluk, insanlara akıl öğretiyordu.
Kafa “hiç elsiz de olamaz mı?” diye düşünmeye başlamıştı. İnsan İçin Öteden beri yük taşımaya alışmış oîan dört ayaklı yardımcılar aklına geldi. Bucurgatm manivelası uzatılarak dolaba beygir koşuldu. Hayvan dönerek yürüyor ve bir dişliyi, dişli de, ucunda bir kova bulunan ipi saran mili çeviriyordu.
Beygir bacaklarının yapabileceği işten kurtulan insan elinin daha ince İşlerle uğraşması; yani mil’Ier ve tekerlek dişlileri yapması gerekmiştir.
Kafa, gittikçe daha güç problemler çözüyor, ellere de gittikçe daha İnce ve güç işler düşüyordu.
Irmaktan suyu beygirle çıkartan insan, onsuz da olmaz mı diye düşünmeye başlamıştı. Suyu, ırmak kendisi çıkarıp tarlalara akıtamaz mıydı?
Ellere yeni ve güç bir görev verilmişti: öyle bir çark yapıp ırmağa indirmeliydi ki, ırmak da suyu kendisi çıkarabilsin…
Irmak akarken çarkın kanatlarına rastlayıp bunları itiyor; çark dönüyor, altındaki kovalara su doluyor ve kovalar dönerek yukarı çıkınca da su, bir oluğa dökülüyordu. İnsana gereken de bu değil miydi?
Artık ırmak tarlaları kendi başına suluyor ve tarlalarda tahıl yetişi-yordtu. Güzün, ürünü toplama zamanı gelince harman yapılıyor; yani, başaklar dövülerek taneler ayrılıyordu. Bunları öğütmek gerekiyordu.
Önceleri tahıl küçük değirmenlerde elle öğütülürdü. Bİr köylü ailesini doyurmak için böyle bir değirmen yeterdi.
Büyük ordular ve İskenderiye gibi büyük kentleri beslemek için fırınlara yeteriden çok un gerekince, büyük değirmenlere ve ağır değirmen taşlarına gereksinim duyuldu.
Böyle bir değirmen taşı eîle yerinden oynatılamazdı. :
Kafa, yeniden düşünmeye başladı.
İnsanlar yeniden o günlere kadar birçok işlerde denenmiş olan manivelaya başvurdular. Uzun bir manivelayı; iki değil, dört altı, hatta sekiz el birden çevirebilirdi.
Köleler, göğüslerini manivelaya dayayarak daire şeklinde döne döne ağır değirmen taşlarını çeviriyorlardı.
Değirmen taşlan gittikçe büyüyor-du. Artık bunları sekiz el bile cevire-mİyordu. İnsanlar bu kez de “elsiz olmaz mı?” diye düşünmeye başladılar.
Yine at akla geldi. Manivelaya at koşuldu.” At, uslu uslu dönerek unu öğütüyor; insan ellerine de yalnız kamçılamak kalıyordu.
Değirmen taşlan daha da büyü-yordu. Artık üç at bile bunları dön-düremez olmuştu. İnsan, attan da güçlü bir yardımcı bulmuş değil miydi? Irmağı kendisine hizmet ettirmemiş miydi?
İnsan, su dolabının kovalarını çıkarıp yalnız kanatlan bıraktı. Irmak; çarkı itiyor, çark bir mili, mil de bir dişliyi çeviriyordu.
İlk su değirmenlerinin işlemeye başlaması, insanlar için ne büyük bir bayram olmuştu!
Şairler su dolabına şiirler yazıyorlardı:
“Elleriniz dinlensin kadınlar! Rahat uyuyun. Varsın horoz, tan yeri ağanyor diye bildirerek sizi istediği kadar uyandırmaya çalışsın? İşinizi artık su görecek.”
İnsanlar kendi ağır işlerini değirmenin yaptığına seviniyorlardı. Ama, ne sihirli bir şey yarattıklarının farkında olduklan kuşkuluydu. Su değirmeninin, yüzlerce makineye örnek olabileceğini ve bunlann yainız un öğütebileceğim ve bunlann yalnız un öğütmekle kalmayıp demir döveceklerini; maden çıkaracaklarını, bez dokuyacaklarını nasıl düşleyebilîrlerdi? Bu makineler; daha sonraki insanın işini görecek, onu giydirip doyuracak, havada ve yerde taşıyacaklardır.
Yine de eski çağda, geleceğin makinesini düşlerinde kurmuş olan bir adam vardı.
Bu, Aristoteles’ti.
Aristoteles şunları yazar: “Eğer her iş âleti; usta Dedal’in yaptığı kendi kendilerine hareket eden âletler gibi, bir emir üzerine ya da kendi istemiyle kendi işini yapabiise; sözgelişi, dokuma tezgâhının mekikleri kendi kendine dokuyabilseler, o zaman ustaya çıkarak, efendiye köle gerekmezdi.”

Yunanlılar baltayı, bıçkıyı, gemi direğini ve yelkeni ilk bulanın Dedal olduğunu söylerlerdi. Girit adasındaki lâbirenti de o yapmıştı. Dedal, balmumuyla kartal tüylerinden kanat yapmış ve oğlu İkarus’la birlikte uçmuştu. Fakat îkarus çok yükseklere çıkmış; güneş balmumunu eritmiş kanatlar dağılmış ve İkarus da denize düşmüştü.
Söylence ustası Dedal, kendi kendine hareket eden birçok olağanüstü şeyler daha yapmıştı.
İnsanlar yalnız masal anlatmakla kalmıyor, büyülü şeyler yaratmaya da çalışılıyorlardı.
Aynı Kategorideki Diğer Yazılar
Mumyalanarak 90 yıldır hiç değişmedi
Kanada'ya Düşen Meteor Taşının Parçaları Bulundu






Leave a Reply
You must be logged in to post a comment.