BİLİMİN VE TEKNİĞİN ANAYURDU | Teknoloji.Tc

BİLİMİN VE TEKNİĞİN ANAYURDU

İstanbul’un fethinden sonra-Uygarmık, Orta Asya’dan başlar-Yanlış kamlar-Asya niçin Avrupa’ya akınlardı-îstilalardan kalan-Kilise Koşum şekli-Eyer, üzengi ve nalda Türklerden-Bir yüzyılki… Haçlılar-Araba falakas ‘Cam ve katkısı-Porselen-Çin mürekkebi-Gotik nedir?-Tarımda ilerlemeler- Yol ve değirmeni-Su düzeni ko-nunusu.

Roma tmparatorluğu’nun çöküşünden İstanbul’un feîhine kadar uzanan yıllara (500-1453) rastlayan Avrupa tarihi, şu üç Öğeyle nitelendirilebilir: Kilise’nin gücü, varsıl soyluların sürekli eylemleri ve halkın yoksulluğu!


Yine geleneklere sağlamca yerleş-

miş bir kanının karşısına çıkmak düşüncemize yerleştirilen bir noktayı daha yakından İncelemek zorundayız. Batı okul “kitaplarında yazılı olanlara göre; Ortaçağ’da uygarlığın yalnız Avrupa’da bulunduğunu, Avrupa dışındaki ülkelerin barbar olduğu öğretilir. Haritayı açıp koca Asya kıtası-

109

nın yanında ufacık bir kara parçası gibi duran Avrupa’ya bir bakalım: Bir de onun çevresindeki toplum ve ulusları gözden geçirelim:

Avrupa’nın bu “barbar” dediği toplumlar, onlardan ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, gerçek uygarlığı temsil etmekteydiler. Ancak değişik bir iklim, toprak ve gelenekler onlara farklı bir yön vermişti. Sonra büyük “istila” savaşlarıyla Batı’ya yürüdüklerinde yalnız yıkıntılar değil, kendilerinden de bir şeyler bırakarak o ülkeleri zenginleştirmişlerdi. Hatta Avrupa, çağdaş uygarlığı kurabilme olgunluğuna, bu tutarsız katkıları bağdaştırabilmesi ve kullanabilmesi sayesinde erişebilmiştir.

O tarihe kadar insanlığın gelişmesine Asya ve Yakındoğu sahne olmuştu. Hatta en eski çağlardan (belki tarih öncesinden) Ortaçağ’ın ortalarına kadar Asya, uygarlığın tek temsilcisiydi. Bu uzun tarih boyunca karşılaşılan birkaç yüzyıllık “Yunan Mucizesi” ve ‘Roma Destanı”, yalnızca birer “şimşek”tir. Poincare’nin bir sözünü tekrarlayarak belirtelim: “Bu şimşek, her şeydir!” Doğru, ama unutmamak gerekir; bu şimşeğin belirli bir şeyi aydınlatması gerekiyordu; boşluğu değil! Gerçekten de bu “bir şey” Ortaçağ’ın son birkaç yüzyılından önce başlamıştı.

Bu anlamı belirsiz “bir şey” sözüyle her topluma yaşaması için gerekli olan maddi dayanaklar vurgulamaktadır. Çünkü uygarlığın ilerlemesi, düşüncenin İlerlemesi anlamına gelmekle birlikte, temelinde yine de ekmek, giyim kuşam, konut ve araç gereç gibi somut gerçekler yatar.

Şu en önemli olguyu gözönünden uzak tutmamalıyız: Ortaçağ’ın ilk bölümünde Avrupa toplumunu, çözülmenin ve düşüşün son sınırına geldiğinde, sonraki yüzyılarda canlanma-

sını sağlayacak teknik icatları Doğu’-dan almıştır. Yunan’m ve Roma’nın tarih sahnesini aydınlatan “şimşek1-M dışında; Asya, hep ön plandaydı. Galya, Germanya ve İngiltere; Ham-murabi’nİn, Auguslus’un ve Perik-les’in gözünde yarı yabanıl ülkelerden başka bir şey değildi.

Roma İmparatorluğu’nun Avrupa’da topladığı servete, toprağının verimliliğine ve iklimin yumuşaklığına kapılan Asyalılar, Avrupa’ya sürekli akınlar yapmaya başladılar ve kıta içinde yaşayan nice toplumlara yalnız ölüm değil, aynı zamanda paha biçilmez armağanlar da getirdiler. Asyalılar atın ve rüzgârın gücünden akılcı bir biçimde yararlanmayı; gemiciliği, kâğıt yapımını ve baskı tekniğini biliyorlardı. Ayrıca Eskiler’in bilginlerini de birlikte getirerek Arşimet’i ve Aristo’yu tanıttılar, işte Batı uygarlığı bu temeller üzerine kurulabilmiştir.

VIII. yüzyıllarda doğru ve eski dünyayı dolduran toplulukların bütününü kapsayacak nitelikte Öznel bir görüş biçimi olsaydı, birbirine vahşice saldıran toplumların meydana getirdiği bu güçsüz Avrupa’yı acıyarak eleştirebilirdi. Çünkü bu çağda, sözgelişi; milyonlarca Moğol uyruğu barış ve düzen içinde yaşayıp çalışıyor ve güçlü bir yönetimin denetimi altında ticaret yaşamı gittikçe gelişiyordu.

Ne var ki, uygarlık onların değil, öteki yoksul toplumların ürünü olacaktı. Böyle bir yer değiştirmenin ve tersliğin nasıl oluştuğunu, Ortaçağ’ın sonlarında Öncülüğün Asya’dan Avrupa’ya hangi yola geçtiğini ve insanın dünyaya egemen olma kavgasına giden yolu neden Avrupa’nın açtığım da biliyoruz. Dünyanın o küçücük kara parçası bu zaferi, bilimleri aklın önderliğine vermesi; Asyalıların teknik bulgularını bilimin ve aklın

110

gösterdiği yolda uygulamayı bilmesi sayesinde de elde etmiştir.

Uygarlık tarihi, az çok homo sa-piiens’in tarihine benzer. Nasıl homo sapiens, insan soyunun gelişiminde tükenip giden öteki türler karşısında yaşamda kalmayı başarabilmişse, bugünkü Latin – Batı Avrupa uygarlığını da gelip geçmiş ötekiler içinde varlığını sürdürebilen bir uygarlıktır.Öbürleri yok olup gittikten sonra da yaşamasının nedeni, Yunanlıların “aydın” mirasından ve Batı’nın “barbar” dediklerinin teknik icatlarından yararlanmış olmasıdır. Öyle ki, Ortaçağ’ın Latin – Batı Avrupa’sına yakıştırılan icatların Latinlikle, Avrupalılıkla ve hele Batılılıkla ilgileri bulunmadığını kabul etmek zorundayız.

İSTİLALARIN SONRASI

VII. Yüzyıla doğru, Batı Avrupa, korkunç bir yoksulluk içine düşmüştü. Pax Romana (1) istilalarla sona ermiş, imparatorluğun asker ve yönetici kesimleri çökerken o benzersiz Roma yollarından da eser kalmamıştı.

O yoğun ticaret geliş-gİdişi bir anıdan başka bir şey değildi artık. Birkaç yürekli köylü, ekilmemiş toprakları canını dişine takıp işliyor, ama yine de kıtlıktan ve açlıktan kurtulamı-yordu. Normanlann, Hunların ve onlardan da aşağı kalmayan derebeyi prenslerin “orman kanunu” kol geziyordu. Toplum, Cilalı Taş Çağı’-ndaki düzeyini inmişti.

Istilacılarca yağma edilen müba-dele’nin kesilmesiyle iflas eden, kıtlık ve salgın hastalıklar sonucu ıssız-laşan kentler birer birer ortadan kalkıyordu. Uygarlığın temelleri de onlarla birlikte yeryüzünden siliniyordu. Yavaş yavaş ne okul kalıyordu, ne kitaplıklar. Giderek okuma-yazma bi-!e unutulmaktaydı, en belli başlı gereklilikler, tarih öncesi çağlarının tekniğiyle karşılanmaya başlanmıştı.

Bu genel çöküntü İçinde; gelenekleriyle, çatısıyla, disipjiniyle ve maS-larıyla ayakta kalan yalnız bir tek kurum vardı: Kilise! Roma’nın bu mirasçısı, çağın karanlık ortamında birer fener gibi parlayan manastırlan-nı ve görkemli, konutlarını koruyabilmişti. “Barbarlar” bunların mallarına el uzattıkları anda hemen ayaklanmış, senyörier de kilise mallarını (bu arada tabii kendi mallarım da) korumak için ağır kılıçlarını kınlarından çıkarmışlardı.

XI. yüzyılda, istilâ dalgasının çekilmesiyle kaba kuvvetin gözden düşmesi ve mal kaygısının azalması üzerine, KİIise’nİn ilk işi bunca güçlüklerle elinde tuttuğu bu mülkleri değerlendirmek oldu.

Her yan fundalık, kayalık, ormanlık ve bataklık halini almıştı. Bu durumda yapılacak ilk iş, ilkel yaşama dönülmesini engellemek için çetin bir savaş vermekti. Bu nedenle her manastır etin bir merkez durumuna geldi. Papazlarla köylüler el ele verip ormanlar açtılar; çalılıkları kestiler, fundalıkları ortadan kaldırdılar… bu yolla elde edilen arazilere “essart” deniyordu ve bu kelime hâlâ Fransa’da-ki birçok köylerin adlarında bulunur. Öte yandan da yataklarından çıkıp topraklarda başıboş akan, geçtikleri yerlerde bataklıklar oluşturan ırmakları yeniden eski yataklarına sürmeye çalıştılar. Böylece, Loire ırmağı boyunca setler *ve Hollanda topraklan için gittikçe korku kaynağı olan denize karşı bentler inşa edildi.

Her manastırın çevresinde yüz yıllık ihmalden sonra ekime elveri$li top-

{1} Roma Barışı: Roma devletinin imparatorluğu döneminde dünyaya sağladığı banş. (M.S. 31-235).

raklar meydana gelmeye başladı. Giderek, bir yığın manastır, birer ekonomik ve kültürel merkez oldu. Bütün din adamları toplumu, kargaşa ortamından ve ilkelliğinden zorla çekip kurtarma tutkusuna kapılmışlardı. Bu amaçla herkesin eline araçlar vermiş; en verimli çalışma yöntemle-Tini öğreterek, ticaret yaşamını gelş-tirme ve kaybolan uygarlığı yeniden fethetme çabalarına girişmişlerdi.

Yeni sürülen topraklarda buğday, arpa, dan, çavdar ve üretimi Kuzey Almanya’dan Akdeniz’e doğru yayılmaya başlayan yeni bir tahıl {yulaf) yetiştiriliyordu. Besin olarak kullanılan bitkilerin sayısı, İ100-1300 yılları arasında durmadan çoğaldı. Haçlı Se-ferleri’nden sonra tüccarlar; Avrupa’ya pirinç, karabuğday, pamuk, incir ağacı, kayısı ağacı, limon ağacı, yaban sarımsağı, enginar ve patlıcan getirdiler. Bazı bölgeler belirli bitkilerin ekim alam olmaya başlamakla birlikte ulaşım öylesine güç bir işti ki köylü de bulduğunu dikmek zorunda kalıyordu. Gübre kıtlığı yüzünden bol ürün alınamıyor, tarlalar iki-üç yılda bir boş bırakılıyordu. Öte yandan ilkbaharda tarlalarını zamanında sürmeyi meyve ağaçlarına aşı yapmayı ve budamayı öğrenmişlerdi.

Tarım araçları, yalnız saban ve tarla sürgüsüydü. “Eski dost” sabana bir yenilik getirilmiş; ucuna toprağı dikey olarak yaran bir demir takılmıştı. Genellikle sabana bir çift eşek ya da bir çift öküz koşuluyordu. Öküzü alnına basan bir boyundurukla sabana koşmakta, atı ya da eşeği de boynunu kolye gibi saran bir bağ-İa bağlıyorlardı. Her nedense hayvana acı veren bu geleneksel yönetimi bırakmamaşlardı bir türlü.

X, yüzyılda, hayvan gücünden en çok verimin alınmasını sağlayacak önemli bir keşif yapıldı.

En sonunda koşum şekli değiştirildi. Batı Avrupa’da boyun bağı yerine hayvanı çektiği acıdan kurtarıp ‘sonu’ gücüyle çalışmasını sağlayan omuz bağını benimsedi ve uygulamaya başladı. Son araştırmalar, koşum’-un da başka birçok keşifler gibi Asya malı olduğunu ortaya koymuştur.

ULAŞIM ÜZERİNE

Kara ulaşımı tarihinde iki bölge birinci planda rol oynamıştı. Asya’nın Güneybatısı (İran) ve Kuzeydoğusu (Doğu Sibirya ile Mançurya). Bunda şaşılacak bir şey yoktur; çünkü birincisi, Asurlular ve Persler gibi akıncıların vatanıdır, öteki de atlarıyla kaynaşıp bir tek beden oldukları öne sürülen ve böylece ün kazanan Hun-ların… Unutmayalım; atı evcilleşti-renler, Türkler, Hunlar ve “Avrasya kesimi” diyebileceğimiz iki kıta arasındaki ulaslar olmuşlardır. Gem, eyer, boyunduruk saban ve araba da onların icadıdır.

Bir varsayıma göre, Hindistan’a eyer, üzengi ve nalı, 485 tarihinde yaptıkları akınlarla Türkler sokmuşlardı. Geçmiş çağların büyük bir bölümünde at ve katır nalsız kalmıştı. Romalılar, yollarını taşla döşedikten sonra hayvanların toynaklarını koruma gereğini duydular. Bunun İçin de “fabrikalarında tabanı madenden bir çeşit sandalet yaparak bunu hayvanların ayaklarına bağlamaya başladılar. Genellikle tunç ya da demir kullanılmakla birlikte, İmparator Ne-ron’un katırınınki gümüşten, İmpa-ratorİçe Poppe ve İmparator Com-modus’un katırlarmınki de altındandı.

Atın günümüz gereçlerini bulan Türkler olmakla birlikte bunların yayılmasını Araplara borçluyuz., Araplar, Hazreti Muhammed döne-
tmp20E3-37.jpg

112

mine kadar yalnız deve kullanmışlardı. Peygamber, açacağı “Cihaf-ta deveden daha hızlı ve “hassas” bir hayvan olan atı kullanmanın daha yararlı olacağını sezmişti. Gerçekten de Araplar, koşum sayesinde Avrupa’nın ortalarına kadar uzanabilmişlerdir.

X. yüzyıla doğru Latin Avrupa’da pek çok koşum araçları kullanılıyordu. Bunlara “araba falaka-sı”nı, (I) da ekleyince çekme gücünde büyük bir artış oldu. Demirli sabanın yayılmasıyla tarım yeni bir hıza kavuştu. Koşuma vurulmuş at, yalnız tarım işlerinde değil, kara ulaşımında ve zanaatlarda “itici güç” olarak en üstün verimi sağlamıştır.

Yollar kötü olduğundan ulaşımda öküzlerin çektiği büyük kağnılar kullanılıyordu. Tembel krallar, bu araçlarla uyuşuk uyuşuk dolaşırlardı. O dönemde en hızlı ulaşm aracı, attı. Buna senyörler ilgi gösterir, soylu kadınlar da kısrağa binmekten özellikle hoşlanırlardı. Hekimler ve keşişler katır sırtında dolaşırlar, geri kalan halk (satıcılar, saz sairi, cambaz) yaya giderdi.

Yeni koşum sayesinde kısa süre sonra yolların kötülüğü göze batmaya başladı. O güzelim Roma yollan çoktan tarihe karışmıştı. Şurada burada yol parçacıkları, bir de köprüler kalmıştı. Artık Avrupa’nın patikaya benzeyen yollarında haydutlar kol geziyor; öte yandan “ayak bastı” parasıyla halkı sıkboğaz eden senyörler de onlardan pek aşağı kalmıyorlardı. Bu alanda da etkili ve kesin dönüşümlere gidilmesini Kilise üstlendi ve XI. yüzyılda “Freres Pontifes” adında bir “Rahipler Birliği” kuruldu. Bu birliğin amacı, adıyla da belirtildiği gibi köprü, yol yapımı ve bakımıyla yol

boylarında yolcuların bannabilme-leri için konutlar inşa,etmekti. İlk taş köprü olan Avignon köprüsü bunların eseridir.

İlk kaldırım o dönemde (Paris, 1185) inşa edildi. Sokaklar, atılan çöplerden ötürü tiksindirici durumdaydı ve pis kokular Philippe Au-guste’ün sarayına kadar geldiğinde Kral böyle bir emir vermek zorunda kalmıştı.

Tarih, ilk gerçek arabanın imparator III. Frederic’inki olduğunu ve 1474′te yapıldığını belirtir. Bu şasi’ye kayışlarla bağlı bir kasaydı. Altın rengi işlemeler ve süslü kakmaları yok değildi ama, ön takımları olmadığından dönemiyor-du. Öyle ki, en küçük bir dönemeç bile birtakım güç manevraları gerektirmekteydi. Bunun sonucu olarak da olanca hızıyla gitmesi beklenemezdi elbet… Saatte en çok 40-50 kilometre yapabiliyordu. Ama bu, dindar kişileri Kudüs’ü birkaç kez ziyaret etmekten alakoy-mamıştı.

No tag for this post.

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.