ÇAMUR VE KİLDEN KÂĞIDA GEÇİŞ DÖNEMİ | Teknoloji.Tc

ÇAMUR VE KİLDEN KÂĞIDA GEÇİŞ DÖNEMİ

İnsanlar çok eskiden beri taştan daha hafif, ama onun kadar dayanıklı bir “nesne” aradılar.

Tunç üzerine yazmayı denediler. Bir zamanlar sarayları ve tapınaklarını süslemiş olan üzerleri yazılı tunç levhaları bugün de görmek mümkündür. Bazen bu levhalardan birinin bütün bir duvarı kapladığı da olurdu. Levhanın iki yüzüne yazı yazılmışsa, levha bir zincirle asılırdı.

Anlatırlar; Fransa’da Blois kentinde, tunçtan bir kilise kapısı vardır. Bu kilise kapısı bir kitabı andırır. Kapının üstünde, Kont Etienne ile Blois kenti halkı arasında yapılmış bir antlaşma yazılıdır. Bu antlaşma gereğince halk, Kont’un şatosu etrafına bir duvar çekmeyi kabul ediyor; buna karşılık Kont da şaraptan aldığı vergiyi halka bağışlıyordu.

Şaraplar içileli çok oldu. Şarabı içenler çoktan dünyamızdan göçtüler. Şatonun etrafındaki duvarlar yıkıldı. Buna karşılık tunç kapının kanadı üzerinde kazılmış olan antlaşma hâlâ durmaktadır.

Tastan ve tunçtan kitaplar ağır ve zordu. Onların başlıca ku-

surları yalnız bu değildi.’ Hepsinden de kötüsü, harflerin taşın üzerine kazınmasında ya da yontulmasındaki zorluktu. Bugünün yazarı; Önlük giyip, eline çekiçle taşçı kalemini alarak bir taşçı olmak zorunda bırakılsa, acaba ne derdi? Bir sayfa yazı yazabilmek için bütün gün çekiç sallaması ve harf yontması gerekirdi.

İnsanoğlunun bugünkü yazı yazma yöntemi çok daha iyidir. Kâğıdın dayanıklı bir “nesne” olmadığı doğrudur. Taş gibi dayanıklı fakat kâğıt gibi üzerine yazı yazılması kolay bir “nesne” var mıdır acaba?

Bu nesne’yi bir zamanlar Dicle ile Fırat boylarında yaşayan Asurlular-la Babiller çok eskiden kullanmışlardı. Koyuncuk’ta, eski başkent Nino-va yıkıntıları arasında Austen Henry Layard adlı bir İngiliz, Asur hükümdarı Asur Banibal’ıa kitaplığını bul-, du. Bu, içinde bir yaprak kâğıt bile bulunmayan çok ilginç bir kitaplıktı. Bu kitaplığın bütün kitapları lüleci ça-murundandı.

Lüleci çamurundan oldukça büyük ve kalın levhalar hazırlanırdı. Yazıcı yazısını üç köşeli sivri çomağıyla bu levhaların üzerine yazardı. Çomak, çamurun içine batırılıp hızla çekilince kalın başlayıp İncecik kuyruk halinde biten bir iz meydana gelirdi. Babiller ve Asurlular böylece çok çabuk yazı yazarak çivi yazısının düzgün ve incecik satırlarıyla levhaları (tabletleri) doldururlardı.

Bu iş bittikten sonra levhalar daha dayanıklı olmaları için pişirsin diye çömlekçiye verilirdi. Bugün çömlekçilerin kitapçılıkla hiçbir ilgişiği yoktur. Eski Asurlular da çömlekçiler yalnız çanak çömlek değil, kitap da pişirirlerdi.

Güneşte kurutulan, sonra da fırında pişirilen bu kitaplar hemen hemen taş kadar dayanıklı olurdu, üstelik

127

böyle bir kitap ne yangında yanar, ne rutubetten bozulur ve ne de farelere yem olur. Gerçi kırılmasına kırıtırsa da, ayrı ayrı parçalan toplanır ve yine bîr araya getirilebilir. Bilginler, Ni-nova’da bulunan tablet parçalarını sıraya koymak için bir hayli çaba harcamışlardır.

Ninova kitaplığında otuz bin tablet vardı. Günümüz kitapları nasıl birçok sayfalıysa, Nİnova kitaplığında-kİ kitaplar da onlarca ve hatta yüzlerce tabletten meydana gelmişti.

Kuşkusuz, bu tabletleri bizim kitap yapraklarını ciltlediğimiz gibi bir araya getirmek mümkün değildi. Onun için her tablete bir numara koymak ve kitabın adım yazmak gerekiyordu.

Dünyanın yaratılışını anlatan kitap şu sözlerle başlıyordu:

“Eskiden, başımızın üstündeki şeye gök denmiyordu.” Her tabletin üstüne “Eskiden, başımızın üstündeki çeye No. I”, “Eskiden, başımızın üstündeki şeye No. 2″ vb. diye yazılıyordu.

Dundan başka alışıldığı gibi bütün kiiaplüiııi üzerinde kitaplığın damgası bulunmaktaydı:

“Yönettiğim ülkede, benden önce gelen hükümdarlara hizmet etmiş yazarların eserlerini bulabilmek için Tanrı Nebo ile Tanrıça Hasmita’nın keskin kulaklar ve keskin gözler bağışladığı savaşçılar kralı, ulusların egemeni ve Asur ülkesi hükümdarı Asur Banİbal’ın sarayı, akıl tanrısı Nebonun onuruna bu tabletleri topladım. Örneklerinin çıkarılmasını, üzerlerine adımın yazılarak sarayıma konulmasını büyürdüm.”

Bu kitaplıkta ne kitaplar yoktu ki!.. Bunların arasında; Asur hükümdarlarının Lidya, Fenike ve başka ülkeler hükümdarıyla yaptıkları savaşları. Gileames adlı bahadırla arkadaşı

boğa bacaklı, kuyrukluyeğri boynuzlu bir insan olan Saban’m serüvenlerini anlatan kitaplar da vardı. Yine burada, kocasını getirmek için toprağın altına, öbür dünyaya giden Tanrıça Istar’ın hikâyesi de vardı. Aynı kitaplıkta, bütün dünyayı uçsuz bucaksız bir Okyanusa çeviren tufanın hikâyesini de bulmak mümkündü.

Uykusu kaçtığı geceler Asur hükümdarı, kölesini bu kitaplığa göndererek kitap getirir ve ona yüksek sesle okunmasını buyururdu. Hükümdar, bu hikâyeleri dinlerken dertlerini unutuyordu.

Asurlular balçık üzerine yalnız yazı yazmazlar, basma da yaparlardı. Değerli taşlardan, kabartma resimlerle süslü merdane biçiminde mühürler kazırlardı. Bir antlaşma yaptıklarında bu merdaneyi balçık tablet üzerinden geçirirlerdi. Böylece tablet üzerinde çok iyi seçilebilen bir mühür çıkardı.

Basmalar üzerindeki desenler bugün bu yolla yapılmaktadır. Rotatif basma makinesi de bu türde çalışmakta ve yazılar merdanenin üzerinde bulunmaktadır.

No tag for this post.

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.