İLK SAATLERİN ÖZELLİKLERİ | Teknoloji.Tc

İLK SAATLERİN ÖZELLİKLERİ

İlk cep saatlerine “Nürenberg Yumurtası” adı verilmişti. Gerçekte bu saatler yumurta biçiminde olmaktan çok yuvarlak bir kutuya benziyordu. Çok geçmeden çeşitli biçimlerde yapılmış saatlere rastlanır oldu. Bu arada bildiğimiz ve yuvarlak saatlerden başka yıldız, kelebek, kitap, yürek, zambak, palamut, haç ve kuru kafa biçiminde saatler de görüldü. Bu saatleı çoğu kez birçok değerli taşlarla da süslenirdi. Bu kadar güzel, bu kadar gösterişli saatleri ceplerde saklamak uygun olmayacağından bunlar bir kolye olarak boyunlarda, göğüslerde, hatta karınlar üstünde taşınmaya başlandı.

Cep çalar saatleri de gününde fazla ilgi görmedi. Çünkü bu saatler, her yarım saatte bir çaldıkları için sahibinin konuşmasına engel oluyorlardı. Belki de bu özellikleri yüzünden ortalıktan çekilip gittiler.

Sonraları iki İngiliz saatçisi, ancak tepelerinden bastırdığı an çalar saatler yapmayı başardılar.

Ardından da bazı saatçiler çalar saat yapmayı bir sanat haline getirdiler. Breget adlı çok ünlü bîr saatçi, saatin tepesi bastırıldığında önce saatleri, sonra çeyrek saatleri, daha sonra da dakikaları çalan bir saat yapmayı başardı. Bu, gerçekten olağanüstü bir şeydi. Elinizde olmayarak bu hüzünlü sesin bir başka evrenden, sizi yalnızca küçük bir altın kapağın ayırdığı gerçeküstü bir evrenden geldiğini düşünmeye başlıyordunuz. İngiiz Krallarından II. Charles, Fransa Kralı XIV. Louis’ye çok ustaca yapılmış bir çalar saat armağan etmişti. Bu saati yapan ustanın hüneri belli olmasın diye saatin kapağı açılmayacak bir şekilde yapılmıştı. Saati açıp makinesini görmek ve sırrını öğrenmek olanaksızdı.

XVI. Louis’nin saatçıbaşısı Mar-tigny, bu saatin sırrını öğrenmek için başvurmadığı yol bırakmadı. Ama bu çabalarından hiçbir sonuç elde edemedi. Ne var ki, Martigny inatçı bir adamdı. İşini arkasını bir türlü bırakmadı. Daha ne yapabileceirii düşünüp dururken, aklına o sıralarda çok yaşlanmış eski bir saatçi ustası geldi. Bu Jean Truchl, eski bir saatçi olup, yaşamının son günlerini Carmelit manastırında geçirmekteydi. Saati hemen bu yaşlı saatçiye gönderdiler. Fakat bunun kime ait olduğunu söylemediler. Truche, kolaylıkla saatin kapağını açtı ve İngiliz saatçi ustasının sırrını öğrendi. Bu yaptığı is için kendişine yılda 600 liralık bîr maaş bağlandığını Öğrenince yaşlı adamın ne denli şaşırdığını kolayca gözlerinizin önüne getirebilirsiniz.

Aradan yine yıllar, yüzyıllar geçti. İrili ufaklı birçok kentlerde çalar saatler ya da “Çalgılı” saatler ortaya çıktı. Bu saatlerden bazılarının yapılışı biraz da laternaları andırmaktadır. Saatin makinesi, tıpkı bir piyanodaki tuşların kalkması gibi çekiçleri kaldırmakta ve sonra da indirmektedir. Çekiçleri, çanların üzerine inmekte ve birtakım sesler çıkmasına neden olmaktadır.

Başka türlü yapılmış çalgılı saatler de vardı. Bunlar bir piyano gibi tuşluydu.

Çalgılı saatlerin bütün özelliği şudur: Çanlar, boy boy seçilmiştir. Çekiçle vurulduğunda bunlardan biri do, İkincisi Re, Üçüncüsü Mi, Dördüncüsü Fa vb. seslerini çıkarmaktadır. Bunlarla her türlü şarkıyı çalmak mümkündü. 30, hatta 40 canlı saatler bile vardı.

Bu çalgılı saatler bir dönemler, özellikte Hollanda’da pek modaydı. İnsanlar çok eski çağlardan beri bir sorun Üzerinde derîn düşünmekten geri kalmamışlardı: Acaba her zaman ve hiç değişmeden, aynı biçimde sürüp giden ne vardır? Kimileri buna karşılık olarak gün doğumundan eresi gün doğumuna kadar geçen sürenin hiç değişmediğini söylemişlerdir.

Bu gerçekten de doğrudur. Bir gün doğumundan ertesi gün doğumuna kadar geçen süre daima aynıdır. Bu nedenle de güneş esas alınarak saatler yapılmaya başlandı. Ama bu saatlerin uygun olmadığı çok daha önce de görülmüştü.

kimileri de bu soruya başka türlü karşılık verdiler: Bunlara göre, bin kabın içindeki su her zaman aynı sü-

re içinde akmaktadır. Bunların karşılığı da yanlış değildi. Yalnız su saatlerinin doğru işlemesi için su deliğinin tıkanmamasına dikkat etmek ve diğer bazı koşullara boyun eğmek gerekiyordu.

Yalnız, yine bundan önce gördüğümüz gibi en iyi su saati sayılan Ke-zibis saatleri bile, ancak saatleri gösteriyordu. Dakika problemi burada akla bile getirilmemişti. Bundan başka bu saatler pek çabuk bozulmaktaydı: Borulardan bir tanesinin tıkanması, saatin bozulmasına neden oluyordu.

Tokmaklı saatler daha basit ve daha güvenliydi. Ama burada da tokmakların eşit aralıklarla aşağı İndiğine pek güvenilemiyordu. Eskiden saatlerin şimdikinden fazla yalan söylemeleri bundan ötürüydü. Bu gibi saatlerin iyi İşlemeleri İçin onları çok dikkatle yapmak ve güneşle sık sık denetlemek gerekliydi.

Ne olursa olsun, bütün bu sayılan saatler nice başka örneklerden daha doğru olarak vakti ölçebilirlerdi.

Aşağı yukarı bundan üçyüzelli yıl Önce de küçük bir çocuk birbirine eşit aralıklarla süregelen “şey”İ aramakla uğraşıyordu. Bu çocuğun adı Ga-lile idi. Hani şu hepimizin çok iyi tanıdığı Galile! Dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü öne sürdüğü için papazların diri diri yakmak istedikleri GalttVydi.

Galüe’nin bu noktada hiçbir suçu yoktu. Güneşi dünyanın çevresinde döndürmek, Galİle’nin elinde değildi.

GALİLE DE SAATLE UĞRAŞMIŞTI

Galİle’nin çocukluk çağlan üzerinde çok ilginç bir hikâye anlatırlar: Küçükken, bir gün kiliseye gider. Tabii, o yaşta bir çocuk din konusundananlamadığı için küçük Galile, dinsel törenden çok çevresiyle İlgilenmeye başlar. Çok geçmeden, kalın ve uzun bir zincirle kilisenin kubbesine tutturulmuş büyük avize çocuğun İlgisini çeker. Derken, bu sırada, çok uzun boylu biri başıyla bu avizeye dokunur. Avize yavaş yavaş, ileri-gerİ sallanmaya başlar.

Küçük Galile, büyük bir ilgiyle avizenin sallanmasına bakmaya koyulur. Dikkat edince avizenin hep aynı süre İçinde ilerİ-geri gittiğini görür. Avizenin sallantısı gittikçe ağırlaşır, bu durumda ileri-geri gidişinin ağırlığı aynı kalır.

Bu olay, Galile’m'n kafasında iyice yer eder. Sonraları bu gördüklerini derinleştirmiştir. Sonunda, bütün rakkasların (bir ipe bağlı ağırlıkların) iplerin uzunluğu aynı olduğu sürece sallantılarını aynı olduğu süre içinde tamamladıklarını saptar. Bu nedenle ip uzun olduğu oranda sallantı da uzun sürüyor, İp kısa olduğu oranda bu kez sallantı daha kısa sürede bitiyordu. Dilerseniz siz de ayrı ayrı uzunluklarda birkaç rakkas yapabilir ve bunları; sözgelişi, karyolanın demirine bağlayabilirsiniz. Bunları sallarsanız, kısa ipli rakkaslardan daha sık sallandıklarını görürsünüz. Sonra aynı boyda iplere bağlı rakkasların da aynı aralıklarla sallandıklarını ayıredebilirsiniz. Bu duruma göre, soldan sağa ve sağdan sola olan sallantısı bir saniye sürecek olan rakkaslar da pekâlâ yapılabilir. Bunun için de ağırlığın bağlı bulunduğu ipin uzunluğu, aşağı yukarı bir metre kadar olmalıdır.

Galile, bütün bunları görüp inceledikten sonra çok eski çağlardan beri insanları uğraştıran bir bilmeceyi çözdüğünü anladı: Eski saatlerin yapılışında en büyük zorluk, aynı uzunluk-

ta süregelen bir hareketi bulmak sorunuydu. Suda, güneşte birçok sakıncalar yardı. İşle rakkas, bu sakıncalardan uzak bir şeydi. Galile hemen, rakkas üzerinde düşünmeye ve bunu saate uygulama olanağını aramaya başladı. Bu bulunduğu gün,saatlerin hareketini düzenlemek mümkün ola-bilicekti.

Bütün çabalarına karşılık, Galile, istediği saali yapmayı başaramadı. Bunu bir başka tanınmış bilgin, Hollandalı Christian Huygens yapacaktır.

Rakkasın İcadından sonra saatler, yavaş yavaş zamanı doğru olarak gösteren birer araç haline geldiler. Günler geçtikçe saatlerin makineleri ve araçları iyileşti. Buna bağlı olarak da saatler giderek herkesin kullanabileceği kadar ucuzladı.

No tag for this post.

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.