COĞRAFYA KEŞİFLERİNİN BİLİM VE TEKNİĞE ETKİLERİ | Teknoloji.Tc

COĞRAFYA KEŞİFLERİNİN BİLİM VE TEKNİĞE ETKİLERİ

Ortaçağ’m özellikleri-Yüzytl savaşları’ntn sonunda-Denizler çok şeyler getirıyor-Dias, Goma Colamb. Magellan;-”Arbele’te”-Matematikte Gökbilimin yazarlan-Çağdaş bilginler-Marçi Polo-Maden gerekliliği ve icatlar dizisi-Ekonomik dönüşüm-Ordunun katkısı.

Beş yüzyıl geçtikten sonra Orta-çağ’ın son dönemleri, Avrupa uygarlığını temellerine kadar sarsan, yıkan bir fırtınanın olağanüstü bir hızla gürleyişi gibi yaklaşmaktadır. Gerçekten de, önceki bölümlerde görülen nice teknik gelişme bizi yanıltmamah. Bu, tam Yüzyıl savaşlan’nın en kızıştığı döneme rastlar: Avrupa ülkelerinde bir Fransa, işgalin, yoksulluğun ve

kargaşanın pençesinde kıvranmakta; İngiltere, bir iç savaşın habercisi olan bUyük ekonomik bunalımla sarsılmakta, kara veba, askerî çatışmalar ve iç savaşlarla el ele verip Batı’yı kasıp kavurmakta; Kilise de türlü bozukluklar ve mezhep kavgaları sonucu bölündükçe bölünmektedir.

Bu kargaşalı ve çatışmah ortam, ancak XV. yüzyılda yatışıp durulma-

ya başladı. Uygarlığın düşmanı olan bu tür sarsıntılar içindeki şaşkın şaş kın duran bazı bölgeler bir süre dire-nebildiler. Sonra bu direnişler yayılıp öteki ülkeleri de egemenliğine aldı. Düzen ve dengenin sağlanmasıyla birlikte, uluslararası ticaret de gelişti. Eskiden olduğu gibi, gemiler yine uzaklardan baharat, ipek, şeker ve altın taşıyan kervanları karşılamak üzere Do-ğu’ya yelken açtılar.

Ancak, Avrupa 1453 yılında Yüzyıl savaşlan’nın sonu gibi geleceğe dönük mutlu bir olayı selâmlamanın yanında, Ooğu’dan büyük bir (ehlike de başgöstermekte gecikmedi: Türkler, Constantinapolis’f (İstanbul) almış-’ lardı.

Ortaasya’dan gelmiş küçük bir halk topluluğundan türeyen bu ulusun, olağanüstü topçu birlikleriyle desteklenen disiplinli ve çok güçlü bir ordusu vardı. Roma İmparatorluğu’-nun (Doğu) son başkentini zorlu bir savaşla ele geçirmişler; 30 Mayıs günü Ayasofya üzerindeki “haçı” indirip yerine “hilâl” yerleştirmişlerdi. Artık bütün Avrupa’nın kaygıları ortaktı: Ya Türkler, Adriyatik kıyılarına kadar bütün güneydoğu Avrupa’ya ve Akdeniz’e yayılır da, Avrupa’nın Doğu pazarlarına açılan ulaşım yollarını tıkar ve yine Doğu’yla ticareti engelerse… Ancak, Türklerin Doğu-Batı ticaretini engelledikleri söylenemez, onlar, yalnızca topraklarından transit geçen mallardan vergi almakla yetindiler. Ne var ki, ticaretle geçinen Venedikliler, Cenovalılar ve Napolililer, biber, zencefil, tarçın, karanfil, kâfuru, haşhaş, kızılkök ve Çin miski gibi malları ve Hindistan’ın değerli taşlarını şimdi daha pahalıya satıyorlardı. Bir süre sonra da italyan limanları bu durumdan yakınmaya başladılar.

Bu engeli aşmak; Madagaskar’a,

Hindistan’a ve Çin’e gitmek için başka yollar aramak gerekiyordu. Ucuz mal almak, ancak her çeşit yükümlülükten uzak deniz yollarıyla gerçekleşebilirdi. Akdeniz bundan böyle bir çıkmaz halini aldığından, Uzakdoğu’ya varmanın tek yolu, Afrika’yı dolaşmaktı.

DENİZLER ÇOK ŞEYLER GETİRİR

Portekizliler, kurt denizciler olduklarını kanıtlamışlardı. Prensleri (sonradan tahta çıkarak kral) Gemici Henry’nin (1394-1406) desteğiyle Hindistan’a doğudan gitmeyi denediler. Ekvator’u, ilk kez 1471 ‘de aştılar. Bu, içlerini hem kaygı, hem de kıvançla dolduran bîr başarı oldu. Bir söylencede yakıcı, sıcak bölgelerde ateş akan ırmakların bulunduğu, denizin kaynadığı ve oralara kadar sokulacak gemilerin zencileşecekleri ileri sürülmekteydi. Bununla birlikte, on-beş yıl kadar sonra Bartholomen Di-as, Ümit Burnu’nu geçti. (1498). Vas-co de Gama (1469-1524) da bunca tutkuyla göz dikilen yolları aşarak Hindistan’a vardı.

Ümit Burnu’ndan geçen Lisbon -Goa yolu hem uzundu, hem de sayısız tehlikelerle dolu ve pahalı. Daha kısa, daha doğrudan bir yol bulunamaz mıydı? Elbette bulunabilirdi; ancak, o çağda hâlâ inanılmayan bir varsayım, dünyanın yuvarlak olduğu görüşü doğrulanırsa… Bu durumda, Hindistan’a yalnız Doğu’dan değil; Batı’dan da gidilerek ve Okyanus’a doğru açılarak varılabilirdi.

Cenovalı Kristof Colomb (Chris-topfıe Colombus) 1451 *de bu amaçla denizlere yelken açtı. Otuzbeş gün süren bir yolculuk sonunda bir sabah, tayfalar “kara göründü!” diye haykırdıklarında; Kaptan gözlerim» ttnünde uzanan o İcara parçasının Asya olduğuna kesinlikle inanmıştı. Oysa, ayale bastığı topraklar Antil adalarıydı ve Asya yerine Amerika’yı keşfetmişti. Fakat sonunda Batı’dan Hindistan’a giden yol da bulundu. Bundan böyle seferlerin çoğu oradan yapılacak: Magellan, 1519-1522′de dünyanın çevresini bu yoldan çepeçevre dolaşacaktır.

O güne dek uygar ülkeler Akdeniz’in çevresinde bir tür sıkışıp kalmışlardı. Amerika’nın keşfiyle dünyanın yüzü de değişti. Yepyeni, gittikçe çoğalan ticaret yolları ortaya çıktı. Akdeniz’e oranla çok daha büyük denizlere açılma zorunluluğu,, gemicilikte de devrim yaratılmasını kaçınılmaz bir duruma getirdi.

O günlerde Avrupa donanmasının belli başlı teknesi sayılan “kalyon”; küçük denizlere, kısa mesafelere ve ılıman bir iklime göre yapılmıştı. İtici gücü de yan çıplak kürek çeken ve açık havada yaşayan kürek mahkûmlarıydı. Yelken, ancak bir yardımcı Öğeydi, o kadar. Ne var ki, mahkûmları bir ay süren yolculuklarda kullanmanın ve onların da tropikal güneşe ve kutupların soğuğuna dayanmalarının olanağı yoktu.
Gerçekten, “Okyanus Gemiciliği’-*nin bambaşka koşullan ve zorunlulukları vardı. Uzun yolculuklar ve değişik iklimlerden Ötürü gemi, yalnız bir taşıt aracı olmakta kalmayıp içinde yaşanabilir kapalı ve kuru bir yer olmalıydı. Yolculuğun uzaması, küreklerle yetinilmesini olanaksız kılıyordu. Öte yandai.» rüzgârların düzenli oluşu -sözgelişi alize’ler (1) yelken kullanılmasına çok uygundu. Buna eklenen daha bir sürü nedenlerle, kalyon gibi bordaları çok basık tekneler yerine okyanus koşullarına uyan daha yüksek, dayanıklı ve sağlam gemilerin yapılması gerekiyordu. Yapımına başlanan teknelerin bovları. bazEn Colomb’un Santa Maria’sı gibi 22 metre olduğu gibi, 50 metre olanları da vardı. Burun ve kıçı yüksele, yanları şişik olan bu gemiler, hantal biçimleri, su sızdırmaz güverteleri, kare yelkenli üç direği ve eksenli düme-niyle yalnız dayanıklı bir barınak değil, aynı zamanda en zorlu yolculuklara bile korkusuzca çıkılabilecek gerçek açık deniz tekneleriydi.

Fakat yalnızca gemiye sahip olmak, denizcilik için yeterli değildir; bunları yönetebilmek de gereklidir, kuşkusuz. Eskiler, kıyıları gözden kaybetmeden salt denizcilik yapmakla yetinmişlerdi. Karalar gözden kaybolunca iş sarpa sardı. O zaman usturlap ya da bulunulan yerle Kutupyıl-duı’nın açısını belirleyen ve “Arbal&e” denilen araç kullanılmaya başlandı. Geometri, bu açının enleme eşit olduğunu kanıtlamıştı. Ancak Ekvator’u aşar aşmaz, bir başka güçlükle karşı karşıya gelindi: Güney yarıkürede Kutupyıldızı görünmez oluyor; bu yüzden, bulunulan yeri saptayabilmek için başka bir yöntem keşfetmek gerekiyordu. Bu kez işe gökbilimciler el attılar.

Boylamın hesaplanması da büyük zorluklar yaratıyordu. Bilindiği gibi, başlangıç meridyeniyle bulunulan yer arasında oraya varmak için geçen sa-ata bağlı bir ilişki vardır: Ne kadar saat geçmişse, o kadar onbeş derecelik boylam aşılmış demektir. Fakat başlangıç meridyeni ndeki saati ‘sabit’ tutmak güçlüğü, işi altüst etmekteydi. XIV. yüzyılda Alman Peter Hen-lein’in icat ettiği saat, vatandaşı Ja-cob Zach tarafından geliştirilmiş ve kum saatinin yerini almıştı. Öyle olduğu halde, yine de 20 dereceye ka-

ti) Tropikal bölgelerdeki denizlerde kesiksiz esen rüzgârlardar varabilen hatalar yapılıyordu.Öte yandan, yön, yalnızca kuzeyle meydana getirdiği açıda hesaplanabiliyordu. Bunu da, pusula güvenilecek kadar hassaslık’la göstermekteydi, ama gemicilerin çoğu bu “açılım” (l)ı £Öz önünde bulundurmuyorlardı. ■Mıknatıslı iğnenin verdiği yönü, grafik olarak haritanın üzerine aktarma isini 1550′de Flaman Mercii tor

(1512-1594) başardı. Mercator, aynı zamanda deniz haritalarında günümüze kadar kullanılan bir izdüşüm sisteminin de yaratıcısıdır. Böylesine derme çatma yöntemlere bir çeki-düzen vermek, hem gökbiliminin ve hem de tekniğin yardımıyla gerçekleştirilebilirdi ancak. Birincinin görevi, “Tanıma” yıldızlarının hangileri olabileceğini göstermek, konum ve hareket konusunda şaşmaz ölçüler vermekti. Bu işle, bilgin Thycho Sra-he görevlendirildi. Brahe’den sonra Kepler, Galile ve Newton matematik gökbiliminin kurucuları olacaklardır. Artık bundan sonrası, tekniğe kalıyordu; şaşmaz ve duyarlı araçlar yapmak için elde yeterince bilimsel veriler vardı. Bu da, Georges Hjırtman (1489-1564) gibi yapımcıların çabalarıyla gerçekleşti. XIV, yüzyıldan başlayarak onun yönetiminde kurulan ilişkilerde seri halinde arbale’teler, usturlaplar, pergeller ve güneş kadranları üretilmeye başlandı.

No tag for this post.

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.