SANAYİLEŞMENİN ASKERLİK ALANINA KATKILARI | Teknoloji.Tc

SANAYİLEŞMENİN ASKERLİK ALANINA KATKILARI

Her (ilke gücünü ve bağımsızlığını belirleme kavgasında olduğuna göre; bundan sorumlu olan Krallar amaçlarına saygı gösterilmesini sağlayacak araca, orduya dayanmak zorundaydılar. Kral, ordunun da komutanı olduğundan ordu, siyasanın temeli ve aracı durumuna gelmişti. En güçlü ordu, zaferle birlikte üstünlük ve onur getiriyordu. O güne dek güçlü ordu demek, “En çok sayıda insan” demekti. Düşmanın saldırısına doğrudan doğruya karşı çıkanlar çoğunlukla piyadelerdi; ayrıca yiğitlik ve kişilik gösteren atlılar da vardı. XVII. yüzyılda güçlülüğün, aynı zamanda bir örgüt sorunu olduğu anlaşıldı, îyi eğitilmiş, disiplinli, aynı biçimde giyinmiş, aynı silahlan taşıyan ve belli kurallara bağlı askerlerin, aralarında birlik olmayan ücretli askerlerden kurulmuş, ellerine rastgele silahlar almış ve eğitimsiz bir ordudan daha iyi savaşabileceği ortadaydı.

Silah ve kumaş sanayii gelişti; gerek üretimde ve gerekse orduda “Standardizasyon” yerleşti. Derme çatma silahlarla rastgele savaşan düzensiz birlikler, aynı tip süngülü tüfekler omuzda, uygun adım yürüyen disiplinli bir ordu durumuna geldi. Fransa’da ve Öteki ülkelerde gittikçe çoğalan silah sanayii, maden sanayi-

ni Colbert (Jean – Baptiste), XIV. Louls’in Maliye Bakanıdır. Birçok alanlarda verimli atılımları olmuş, büyük hizmetleri görülmüştü,

ini de besliyordu. Fabrikalar, bir süre sonra onbinleri aşan sayıda aynı model silah teslim edebiliyordu.

Taşınabilir patlayıcı silahlar yapmak için de eski “Arkbüz” yerini, kurşunu 300 adım uzağa atabilen, fi-lille ateş alan 8 kilo ağırlığındaki Alman icadı “Muskefe bırakmıştı. Yine Almanya’da, 1630′da ateşlemenin fitille değil de, “Fusil” adı verilen bir çelik parçasının çakmak taşına sürtül-mesiyle çıkan kıvılcımla sağlanması düşünüldü. Bir süre sonra “Fusil” adını alacak olan, “Fusilli musket’-'in, atışı yapanın yanında bulunanlara zarar vermemesi önemli bir özellikti. |Bunun sonucunda piyadeler daha sık ıra meydana getirebiliyorlardı. Bir üre sonra tüfeğe süngü de eklenince, löyle bir silaha sahip olan piyade sa-aş alanlarının gözbebeği durumuna eldi.

Topçuluk alanında büyük ilerle-«ıeler görülmüş ve tektipçİliğin yararları anlaşılmıştı. Bu yolda İlk adımı 1544′te Şadken attı. Bütün topçusunu 6 kalibreye göre ayarladı. Bu, namlunun çapını değil, merminin (birim yarım kilo olarak) ağırlığını gösteriyordu. Böylece tunçtan yapılıp ağızdan doldurulan 4, 8, 12, 24 ve 33′lük toplar vardı. Ateşleme; namlu dibinde açılmış bîr delikten, nişan alma da göz kararıyla yapılıyordu. Bu koşullarda ateş etme ne çabuk, ne de İsabetli olabilirdi. En hafif silah bile dakikada üç mermi atabiliyordu. Üstelik mermi ancak 1800 metre ileriye gidiyor ve 300 metrelik bir alanı etki-liyebiliyordu. Hâlâ gülle ya da ilkel bir obüs diyebileceğimiz bir gereçti, çağının en büyük askeri mühendisi, Sebastian Le-Preste (1633-1707) yeni bir tahkimat sistemi yarattı; İlk istihkâm birliğini kurdu.

Demir sanayii, XVII. yüzyılda ordunun artan istekleri karşısında ger-

çekçi bir atılım yaptı. Gittikçe çoğalan fabrikalar, silahlar, ev gereçleri ve araçları üretiyordu. İngiltere’deki Brandeley top döküm fabrikasında iki yüz İşçi çalışmaktaydı. Monterhau-sen’de (Lorraine) maden sanayii bütün bir köyü kaplıyordu. Büyük silah fabrikatörü Christophe P ol hem, Stralsund’da (İsveç), tarım araçlarının yanı sıra, seri halde toplu iğne de üretmekteydi. Bu büyük işletmelerden başka, küçük İşlikler de bir yandan çiviler, sabanlar, kilitler, baltalar, üzengiler vb. yapıyorlardı.

1624 yıllarında bir hollandalı fizikçi, elips biçiminde keresteden yapılmış ilk denizaltıyı suya indirmişti. Yukarı aşağı işleyebilen küreklerle yol alan bu gemi, Westminster’den Gre-enwich’e doğru dört metre derinlikte iki mil kadar ilerleyebilmişti.

İtalya, Rönesans’ta uygarlığın öncülüğünü yapmıştı; araştırmacıların zekâlarım kanal tekniği yönünde de işletmeleri beklenirdi. Lombardiya arklarla sulama sistemini XI. yüzyılda uyguladı. XII. yüzyılda Tessin’in, XII. yüzyılda da Adda’nın yatağını değiştirmeyi başardılar. Su işleri tekniği yaygınlaşıyordu. Hollanda ve Fransa ilk tasarılarını hazırladılar.

XV. yüzyılda Seine’de Eure’den Tro-yes’a kadar gemiler işlemeye başladı.

XVI. yüzyılda, Fransız mühendisi Adam de Craponne (1527-1576), Du-rance ile Rhone sularını birleştiren bir kanal yaptı.

Mühendis Domenico Kardeşler’-İn (XV. yüzyıl) geliştirdiği ‘cifle kapılı tasfiye havuzu’ en son, en büyük güçlülüğüne erişti. IV. Henri, 16O4′te Brİare’da kanal şantiyeleri açtırdı. Bu iş, TOurs’lu mühendis Hugues Cros-nier’ye verildi ve 1642′de işletmeye açıldı. Kralın bir suikasta kurban gitmesi, iç kargaşalıklar ve savaşlar nedeniyle bu iş oldukça uzamıştı. Bununla birlikte resmi makamlar ve mü-heandîsler heyecan yaratan bir tasarı hazırladıkları için çalışmalar sürdü-rülbmüştü. Tasarı, Okyanus’la, Akdeniz’i bir kartalla birleştirmekti; ama, bu yüce kişiler hiçbir şeyi gerçek Ieştiremediler. Uygulanabilir bir planı sonunda Languedoclu sıradan bir vergi memuru olan Pİerre-Paııl Ri-qııel (1604-

1608) önerdi ve Colbert’in de desteğiyle 1667′de ilk kazmayı vurdu.

Ekonomik çabaların baş sorunu halkı doyurmak; yani, tahıl verimini artırmaktı. Yalnız füks ekmekler buğdayla yapılıyordu; bira mayası da ancak 1665′te kullanılmıştı. XVII. yüzyıldan başlayarak, un elendikten sonra fırınlara dağıtılırdı.

Tarım araçlarının ilkelliği (henüz tekerlekli saban kara.sabanın; tırpan da orağın yerini almamıştı) ve tarım yöntemlerinin yerinde sayması {gübre yetersizdi ve çok fazla tohum saçılıyordu) verimi düşürüyor, toprağı yıpratıyordu. Bu nedenle de, OrtaÇağ’da olduğu gibi üç yılda bir toprağı dinlendirmeye (nadas) bırakmak zorunda kalınıyordu. Sonuç olarak da sözgelişi, bir ülkede 25 milyon hektarlık ekime elverişli topraktan 10 milyon hektarı boş kalıyordu.

Uliver de Serres (1539-1619) ham kalemiyle, hem de ‘bizzat’ uygulamalarıyla dinlendirme yerine “Almaşık ekim”; yani, bu arada yemlik bitki yetiştirilmesi için bir kampanya açtı. İleri görüşlü bir tarımcı olan Serres, çiftliğinde en verimsiz uygulamayı ve gelenekleri bir yana itip deneylere başlamıştı. Böylece topraktaki besleyici maddeleri oburca alan ve toprağı yoran tahılları bir yıl ektikten sonra, İkinci özsu ve azot kazandıracak bil-kilerin ekilmesinin yerinde olacağını gözlemlemişti. Bu yöntemle tahıl verimi sürekli aynı düzeyde tutulacak, toprağın bereketi azalmayacak ve bu arada yetiştirilen bitkilerle de (yonca, kaba yonca, eşekotu vb. hayvancılığın gelişmesine yarayacak ve meralar meydana getirilmiş olacaktı,

No tag for this post.

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.