Bulunduğumuz Çağdan Eski Çağlara Genel Bir Bakış | Teknoloji.Tc

Bulunduğumuz Çağdan Eski Çağlara Genel Bir Bakış

Bugün herkesin elinde bir bilgisayarın ya da bir radarın olması, ancak tekniğin en ileri atılımlarının gerçekleştirdiği bir masal, bir film kadar uzak bir dönem anlamına gelir. Çağdaşlarımızın t. ğu için teknik İlerlemeler, saatte 330 kilometre giden bir lokomotifle ya da atom denizaltısıyla değil; kömür sobasının yerini mazot sobasının almasıyla; plastik kapkacak, naylon çorap kullanmasıyla ya da renkli televizyon seyredilmesiyle belirtilmektedir.

Söz gelişi, üç dört yüz yıl ön döneme gidebilmek gücü olsayü ‘c. evlerden içeri girebilseydik, ev sahiplerinin “Marly makinesi “nden ya da Huygens’in sarkaçlı saatından değil de, kumaşların bolluğundan ve yeni çıkan demir çatal-bıçaklardan hayranlıkla söz ettiklerini duyacaktık. Gerçek şudur: Tarih açısından, XVII. yüzyılın bir doğum dncesi hatta bir durgunluk dönemi olduğunu kabul etmek gerekir. Ortaçağ ve Rönesans teknik icatlar yönünden verimli çağlar olmuştu, fakat yapılan çalışmalar tutarsızdı. Bu atılgan ve düşcü çağda rastlantıların, esinlenmelerin ya da gerekliliklerin sonucu baskı, barut, koşum takımı ve mekanik saatçilik doğmuştu. Yeni buluşların sonu gelince insanlık “bunları sindirmeye çekilmişti*’. İşte XVII, yüzyıl boyunca bütün yapılan da bu oldu. Madencilik, ulaşım ve topçuluk vb. konularda bir önceki yüzyıl buluşları XVII. yüzyıl bodericilik, ulaşım ve topçuluk vb konularda bir önceki yüzyıl buluşları XVII. yüzyılda gelişme ve işletme aşamasından geçlüer.

Üst düzeyde, (bilginler düzeyinde) Newton’ların ve Huygens’Ierin elinde yeşerecek göz kamaştırıcı yarınların tohumları sessizce oluşmaktaydı; ama hiç kimse, bu kişilerin düşüncelerinin günün birinde uygarlığa ne gibi etkileri olabileceği aklına getiremiyordu. Bilimsel keşiflerin hangi pratik sonuçlara bağlanacağı ancak zamanla belli olur. Gerçekten de, XVIII. yüzyılda bilimsel kuralların yaratacağı sanayi devrimi, XVIII. yüzyılda kendini gösterecektir.

Aslında Avrupa’da, özellikle XIV. Louis döneminin parlak uygarlığı, salt bir görünüdür ve gerisinde büyük bir şey bulunmamaktadır. Teknik gelişmelerin, yaşam koşulları üzerinde pek büyük etkisi görülmemişti.

Bugün bir devletin zenginliği, sanayi işletmeleri, fabrikaları ve maden kaynaklarıyla ölçülür; merkez bankalarının kaâalannda kilitli tuttuğu altın stoklarıyla değil… Üç yüzyıl önceki değeT ölçüsü, bunun tam tersiydi. Devletin gücü ve bağımsızlığı, gerçekte sahip olduğu altın stokunun miktarına bağlıydı.

Bu durumda Iilt devletin baş kaygısı altınını ülkesinde saklamak, bir yandan da öteki ülkelerinkint kendine çekmekti, Oyunun kuralı, biryan çekmekti. Oyunun kuralı, iyi mal üretmek ve bunları altın karşılığında pazarlarda satmaktı. Başka bir deyimle, değerli madeni elde etmenin tek yolu uluslararası ticarette söz sahibi olmaktı. Çok mal, çok para demekti ve bunun İçin en uygunu mallan denizyoluyla taşımaktı. – Böyle olunca da bir ülkenin zenginliği, genellikle o ülkenin deniz ticaretine bağlı kalıyordu. İşte İngiltere deniz gücünü geliştirip gemileri fabrika ürünlerini teslim etmek üzere denize açılır açılmaz, ekonomik yönden de hızla ilerlemeye başladı.

TİCARET YAŞAMINDA SORUNLAR

Artık büyük miktarlar sözkonusu olduğundan, uluslararası ticaret perakende ticaretinkine benzemeyen yepyeni sorunlarla karşılaşmaya başladı. Perakende ticaret parça üzerine çalışan ve her birini özene bezene imal eden zanaatçıların emeğiyle yetinebi-lirdi. Buna karşılık, sözgelişi bin top kumaş ısmarlanmışsa, bunun küçük zanaatçılar tarafından imal edilebilmesine olanak yoktu. İngiltere, kumaşlarını ihraç etmeye başlayınca, hemen pamuklu kumaş dışsatımcısı bir ülke olan Hindistan’la rekabete girişti. Hindu işçilerin yaşam düzeyleri son derece düşük olduğundan ürettikleri malların malolus. fiyatı da ucuzdu. İngiltere de maliyeti düşürme yollan «aramaya başladı. Bunun da tek çözümü, büyük çapta seri imalata uygun makineler kullanmaktı.

Ucuz satabilmek için büyük çapta seri imalata geçmek gerektiğini Avrupa’nın ileri görüşlü kişileri de sezmişlerdi. Bu çeşit fabrika üretimi, büyük çapta deniz ticareti yapan İngiltere, Fransa ve Hollanda’yı ilgilendiriyordu. Ancak, bunlardan yalnız iki-«i İleri atılımlar yapabilecek durumdaydılar. Hollanda’da sanayiciden çok tüccar, maliyeci ve armatör bulunuyordu. Bunlar ticari eylemlerini destekleyecek makineleri icat etme yeteneğinden yoksundular. Üstelik, İngiltere’nin deniz üstünlüğü karşısında geriliyorlardı da… Büyük miktarda mal imal etmeye elverişli mekanik eserleri destekleyebilecek durumda iki devlet vardı: İngiltere ve Fransa…

Krallıkları yönetenler, makinenin yaratıcısı tekniğin aynı zamanda zenginlikler de yarattığını çoktan anlamışlardı. Rönesans’ta ön plana çıkmaya başlayan tekniğe saygınlık kazandırma çabalan ürün vermişti. Gerçi Fransa’da bile soylular ticaret ya da sanayi çalışmalarını kendilerine yakışmayan işlerden saymaya devam ediyorlardı; ama aralarında mekanikle ilgilenenler, hatta uğraşanlar da yok değildi. Bunda modanın da rolü vardı, kuşkusuz. Filozoflar gözdeydi ve şimdi insanlığın, boş göz boyamacı-lıklar, metafizik ya da boş dinsel tartışmalarla değil, teknik sayesinde gelişebileceğini savunuyorlardı.

O dönemde yayımlanmaya başlanan “Ansiklopedi” de bu alanda büyük bir destek oldu. İlk olarak bir eser, yalnız bilim alanında değil, aynı zamanda mekanik sanatı ve sanayi yöntemleri konusunda da genel bilgiler vermeyi amaç edinmiş bulunuyordu. XVI. yüzyılda, Agricola’nın “De re metallica”sı gibi birkaç eseri dışında, mekpnik konusu, bir yazarın şanına yaraşır konulardan sayılıp kaleme alınmamıştı. Diderol’un (1713 -1784) otuzbeş ciltlik bu dev eserin nasıl üstesinden geldiği biliniyor: İşyerleri gezmiş ve olabildiğince doğru tanımlar verebilmek için makineleri incelemişti.

TİCARET VE TEKNİK

O dönemde Avrupa’nın ileri görüşlü kişileri (makineler sayesinde in-

187

sanın yükünü hafifletmek isteyenler) bunu ticaretin gelişmesi için de kaçınılmaz saymaktaydılar. Hemen işe koyulup yetenekleri ve esinlen meleri y-le makineler icat etmeye başladılar.

Böylece bir yığın usta zanaatçının elinden, insan gücünü ya da günlük yasamın yüklerini hafifletecek pek çok gereç çıkmaya başladı. Bu mucit-, İcrin en üstün Örneği, Betijantin Fr»nklin*dir{İ706 ■ 1790). Franklm. paratoneri icat enikten ve elektriğin gerçek özünü sezdikten sonra ufak tefek yeni buluşlarla ününü sürdürdü. Franklin, ! 742′de bilimsel yöntemlerle havalandırılan bir soba yap!ı; 1776′da suni gübre’nin yaygın bir alanda kullanılmasını sağladı; “Mekanik koî”!a işleyen bir de armonika icat etti.

BaşkaSan da, bazı zanaatlarda, söz gelişi; dokumacının ya da çömlekçinin işini hafifletmek için çalışanın hareketlerini aynen tekrarlayabilecek makineler yapmaya koyuldular. Makinenin çömlek yapabilmesi için çarkı mekanik olarak çevirecek, yanı sıra da hamura şekil verecek bir mekanizma kurmak yeterdi. Sanayi makinelerinin doğayı olduğu gibi taklit etmesiyle “otomaf’Iar modası başladı, Bunlar daha çok ilişkiler yerine salonlarda İlgi uyandırmaktaydı.

Hııygens’in sarkaçlı saatları icat etmesiyle boyutları küçültüp evlere de girdikten sonra saat sanayii daha ince bir zanaat şeklini almıştı. Saatin hareketlerinin bir kadranın üzerinde akrep yelkovan çevirmekten başka, otomatları da hareket ettirebileceği düşünüldü. Böylece Jean-Baptist de Gennesadlı bir Fransız (ölümü: 1705) mekanik bir tavus kuşunun içine m-at makinesini yerleştirerek yepyeni bir otomat yaptırdı.

GeniK’s'in İm uvyul-ıııuısı, hvlçıdi saatçi Pierre Jaııuel Uttu (1721• 1790)

ve oğlu Henri’nin (1752-1791) dikkatini çekti ve tatlı cıvıltılar çıkaran mekanik kuşlar yapmaya başladılar. Ancak bütün bu mekanik hayvanlar, Fransız Vaucasson’un I738′de sunduğu görkemli otomatın yanında bir hiçti: Canlı bir kaz gibi yem yiyen, gak-layan, yüzen ve yediklerini sindiren bir kazdı bu.

Jacques de Vaucasson (1709-1782) çocuk yaşından başlayarak mekaniğe büyük iigi göstermişti. 1735′îe Paris’te Coysevox’nun flüt çalan adamını kopya ederek bir otoma! imal etti. Şaşılacak bir gerçekleştirmeydi bu: As-hnm büyüklüğünde tahtadan yapılma adam bir kaideye oturmuş, dudaklarını uygun şekilde kımıldatarak ve parmaklarını gerekli yerlere basarak flüt çalıyordu; tıpkı, canlısı gibi. Va-, ucasson’un bu otomatını halka göstermesi, sonra buna yiyip içen kazım ve davulla kendine eşlik eden kavalcıyı eklemesi büyük coşkunluk yarattı.

Otomatlar modası almış yürümüştü. Avusturya kralı Franz’m sarayında .mekanik ustası olan Friedrİch von Knaus, 1774′te Jaquet Droz’un eşliğinde bir başka “yazar” daha çıktı. Bu da, kalemini mürekkebe bahnp silkeledikten sonra Önemli bir şekilde yazı vazan bir çocuktu.

Bütün bu makineler nerden bakılırsa bakılsın, oyuncaktı; ama bunların sanayide el gücünün yükünü hafifletmeye yarayabilecek duruma getirilmesi de düşünülmekteydi. Madem Vaucasson flüt çalabilen bir otomat yapabiliyordu, pamuk eğiren ya da İpekli dokuyanları da yanıltıma/ mıydı? Hemne’n y;ibtiiKi ohm İni kaygı, IIV olarıık |fı7MMc R, «1c OnnvK’in ııkUıııı grimi} ve otomatik bir dokumu nıııkfnc^ yııpmııyı önermesine yol iKiııı>lı. llııdüs(lnc« 1741′de r.omut-U>iı: Vaucasson’un olağanüstü yetedeklerinin ünü, XV. Louis’nİn ve bakanların kulağına kadar ulaşmıştı. Genç teknikleri ipek dokumacılığının geliştirilmesine çalışmakla görevlendirdiler. 1772′ye kadar durmadan ça-hşiı; 1774′te yaptığı tezgâh, Jaquard’-ınkinin öncüsü sayılacak kadar başarılıydı. Tam anlamıyla otomatik olarak; yani, su ya da hayvan gücüyle çalışmakta ve değişik desenler dokuya-bilmekteydi. Bu sonucu, otomctlar-daki temele benzeyen bir şekilde, art arda gerekli hareketlerin yapmasını sağlayan bir düzen aracılığında elde etmişti. Tezgâh, çıkıntılar olan bir silindirdi. Döndükçe her çıkıntı, avara manivelâsı’nı harekete getiriyor ve karşılıklı geliyordu. O sırada ‘later-na’nm yaygınlaştı almasından esinlenen Vaucasson da çıkıntılı silindiri kaldırıp yerine delikli bantlar koydu, Bunlar boşaldıkça delikler bulundukları yere göre çarkın dişlilerini çekiyor, böylece çark takıldığını ve mekiği işletiyordu.

Bu robot dokuma tezgâhı tutun-madı; çünkü ekonomik gereksinmeler yaygınlaşmasını gerektirecek düzeyde değildi. Ortaçağ’dan beri sürüp gelen loncalar, işsizlik korkusuyla bu icadı işe yaratmamak İçin ellerinden geleni yaptılar. Daha başka sivri akıllılar, Fransa gibi kaliteye Önem veren; yani iyi mal üreticisi diye tanınan bir ülkenin, seri mal imalciliğine düşmesi halinde bu ününü kaybedeceğini ileri sürerek bu tür icatlara ve bulucularına karşı çıkmaktaydılar. Küçük zanaat sahiplerini tedirgin etmemek, dünyanın en iyi mallarını imal etmenin verdiği onur içinde işlerini sürdürmelerini sağlamak gerektiğini ileri sürüyorlardı.

ULUSLARIN ÇEKİŞMESİ

Fransa’nın bu yoüa “ezeli rakibi” İngiltere’yi alt edemeyeceği kesindi. XVII. yüzyıla kadar tekniği oldukçasokan temel gelişin,L*.:. ..uviıh bit rol oynamamıştı. İyi miti Uvkimmu hiç bir zaman kapılmamış, tertlnt, dokumacıları da oldum olası çok inik ■ tarda mal üretebilmekten başka bir şey düşünmemişlerdi. Gel gelelim, İ^tc bu iyi mal yapmak kaygısından uzak oluşları ve piyasaya bol miktarda ucuz mal sürdürme istekleri yüzünden İngiltere, dünyanın ilk sanayi ülkesi durumuna erişmiştir. Yani, teknikteki ilerleyişini sağlayan, kaliteden yana geri oluşuydu.

İspanya’nın denizlerden kesinlikle silinmesi ve Hollanda’nın gerilemesi üzerine büyük bir gelişme gösteren İngiliz deniz ticareti, gittikçe artan tonajda fabrika ürünleri taşımayı istiyordu. Ayrıca, özel girişim, Fransa’nın tersine İngiltere’de seve seve sanayi yatırımlarına kayıyordu. Geniş çapta ticaretten varlık sahibi olan anamalcılar, teknik ve sanayi girişimlerinin yönlendirilmesini ellerine aldıklarına göre, Fransa’nın ekonomi piyasası hatalı ve bu alana yapılan devlet yatırımları büsbütün gereksizdi. Devletten sadece koruyuculuktan (sağlam bir gümrük siyasası gütmesinden ve ticaret filosunu etkin kılacak önlemleri almasından) başka bir şey beklenmiyordu. Ayrıca, yüzyılın başında Fransız senyörlerini ticaret ve sanayie atılmaktan alıkoyan Önyargılar, İngiliz ileri gelenlerinin elini kolunu bağlamaktaydı. Soylular, sanayi İşletmelerinin başına geçmekle kendilerini küçülmüş saymıyorlardı. Çekinmeden kentsoylularla işbirliği yapabiliyor; böylece tersaneler, madenler ve kumaş fabrikaları işletiyorlardı. Üstelik tepelerinde, insan gücünün ‘manevi’ açıdan, kredinin ‘ahlak’ yönünden değerlendirmesini yapım bir “Katolik Kilisesi” de yoklu.

189

Sanayi devriminin başlaması için kişisel yönlendirmeye bütün özgürlüklerin tanınması da yetmezdi; işletme sahiplerinin yeterli el gücü bulmaları da gerekmekteydi. Bu alanda da İngiltere’nin şansı büyük oldu ve fabrikalardan başka bir yere sığınmaları olanaksız bir sürü insan türedi.

1760′da, Lord Townshed’in izinde giden anamalcılar tarımla ilgilenmeye başlamışlardı. Köylülerin kullandıkları Ortaçağ araçlarını ve yöntemlerini bir yana atıp toprağı daha bilimsel şekilde işlediklerinde verimini yükseltebileceklerini hesap ediyorlardı, önce Önlem yasalarıyla küçük mülklerin bir araya getirilmesi sağlandı. Toprağı dinlendirme yöntemi büsbütün bir yana bırakılarak almaşık ekim uygulanmaya başlandı. Bunun sonucu olarak yemlik bitkiler çoğaldı; davar sürüleri arttı. Böylece hayvan türlerini titizikle geliştirecek duruma geldiler. Kısacası, toprağın verimini arttırmakla büyük yatırım sahipleri varsıllığa kavuştular. Ama öte yandan küçük toprak sahipleri iflas ediyorlardı.Bunlar, ellerinde kalan toprak parçaları ve sınırlı anaparala-nyla büyük mülk sahipleri karşısında tutunamayınca mallarını satmaktan başka çıkar yol bulamadılar. Yaşayabilmek için kentlere göç etmeleri, fabrikalara işçi olarak girmeleri gerekiyordu. Böylece sanayi; erkeği, kadını, çocuğuyla yollara düşerek İş arayan bîr “çalışanlar” kesimine sahip oldu.

Büyük bir sanayiin doğmasına ve küçük mülk sahiplerinin salt çalışanlar olmasına yol açan ingiliz deniz ticaretinin dev atılımları önemli bir sonucu daha hazırladı: Tüccarlar ve anamal sahipleri elde ettikleri siyasal güç, başarı ve özgürlükten ötürü yalnız kendilerinin uyguladığı eylemlerin ve çalışma yöntemlerinin etkili olduğuna sarsılmaz bir inanç besliyorlardı.

Teknikerler, doğanın sırrına ermeye çalışan bilimadarnlan ve makine mucitleri, işte bu toplumsal zorunEu-ğun, bu görüş açısının ağırlığı altında çalışmaktaydılar. Neıvlon, mekaniğin ; Böyle kimyanın ve gazların dinamiğinin; flamseed de “pozisyon astronomisi”nin temellerini kurabilmelerini ve Lock, insanın bilgi sınırını belirleyebilmesini bu ortama borçluydular.

Çağın genel eğilimi, dünyayı yalnız üretim ve tüketim açısından ele alacak olan ekonomist Adam Smith*-in (1723 -1790) teziyle en belirgin biçimine ulaşacaktır.

DescarteS’ın düşünceye dayanan varoluşçuluk öğretisinden vazgeçmeyen Kara Avrupası, tekniği basit uğraşı saymakta devam ededursun; ta baştan pratik sorunlara yönelen XVI-II. yüzyıl İngiliz bilimi, tekniği titizlikle ele alıp incelemekteydi. Bilimin uygulamalar alanını bütünüyle ‘vasiliği’ altına alacağı günler henüz gelmemişti; fatak bilimadamlanna başvurup eserlerinin bilimsel açıdan denetlenmesini isteyen mucitlerin sayısı da gün geçtikçe artmaktaydı. Makinenin serüveni hep aynıydı: Sanayi makinelerinde gözüne ilişen bir boşluğu doldurmak ya da bunların bir kusurunu giderci, yeni bir “prototip” (ilk örnek) icat eder; sonra, bunun verimini arttırabilirle kaygısıyla bir bi-limadamına başvururdu. Fakat, makine ne kadar üstün nitelikte olursa olsun, benimseneceği hemen söylenemezdi. Bunu belirleyecek olan, ekonomik ve toplumsal etkenlerdi. Yeni makinenin erdemleri her şeye karşılık, bu, çağın ekonomisine ve gereksinimlerine uymadı mı, bir yana itîli-verirdi hemen.

No tag for this post.

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.